|
MÜNEVVER AYAŞLI'NIN BİR HÂTIRASI
 Bu bahsi kapatmadan önce bir hadiseyi daha hikâye etmek isterim. Daha önce de ifade ettiğim gibi
büyükbabam Ali Rıza Paşa 25 sene Selanik'te kumandan olarak kalmıştı. Selanik'e ise Köprülü'den tayin edilmişti. Selanik tren istasyonunda ise kendilerini Hamdi Bey karşılıyor. Hamdi Bey
Abdülhamid'den "bey" titri alan ilk dönme ve devrin Selanik belediye reisi. Hamdi Bey yeni Selanik kumandanını büyük bir hürmetle karşılar, kendisini ve ailesini evinde misafir edeceğini söyler. Ali
Rıza Paşa pek istemez ama Hamdi Bey o kadar çok ısrar eder ki kabul etmek mecburiyetinde kalır. Böylece birkaç arabayla Hamdi Bey'in evinin yolunu tutarlar. Selanik'in büyüklüğü ve güzelliği herkesi
şaşırtır. Hamdi Bey'in evinde ise yeni bir şaşkınlık yaşanır. Çünkü bu bir ev değil, koca bir konak, hatta muhteşem bir saraydır.
Ev çok kalabalık. Uşaklar, hizmetçiler, yaşlı hanımlar... Bu yaşlı hanımların başları açık olduğu için bizimkiler irkilirler. Üstelik bu yaşlı hanımlar saçlarını topuz yapmış, siyah elbise, siyah çorap ve siyah
ayakkabı giymiş insanlardır. Bizimkiler o güne kadar böyle bir şey görmüş değildirler. Büyük izzet ü ikramda bulunulur. Misafirler odalara yerleştirilir.
Odalara yerleştikten az sonra ezan okunur, namaz vakti gelir. Bizim yaşlı hanımlar namaz kılmak için seccade aranırlar, bulamazlar ve evsahibelerinden istemek zorunda kalırlar. Eyvah, evde bir tane
bile namaz seccadesi yoktur. Herşeyi düşünen Hamdi Bey bunu akıl edememiştir. Evde büyük bir telâş ortaya çıkar. Nihayet uşaklar apar-topar Hamdi Bey'e haber vermek için belediyeye koşarlar.
Hamdi Bey de evvela çok şaşırır, bunu akıl edemediği için kendisine çok kızar ama artik iş işten geçmiştir. Hemen uşakları çarşıya gönderir. En pahalısından, en güzelinden dokuz tane seccade
aldırır. Beyaz, dövülmüs yün arakiye seccadelerden dokuz tane... Namaz vakti bir hayli geçtikten sonra seccadeler eve gelir.
Bu hadiseyi annem çok anlatmıştı bana. Vakıa, Hamdi Bey ve ailesi, Selanik'in en muteber ve en zengin dönmelerinden idi.
Münevver Ayaşlı , Tercüman 2.2.1986
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
"MERHUMU NASIL BİLİRDİNİZ?"
Bu "iki kimlikli" duruma, kendini farklı gösterme anlayışına bir örnek de Hasan Pulur'un " Kenan Bey'i
Tanır Mısınız?" başlıklı makalesinde anlattığı olaydır. Bu olay, makalede şöyle ifade edilmiştir:
"...Geçen gün anlattı (Talat Yılmaz). 1973 yılında Sanayi Bakanlığı'nda çalışıyormuş. CHP-MSP
koalisyonu. Sanayi Bakanlığı da MSP'nin... O günlerde Sanayi Bakanlığı iş takipçileriyle dolup boşalıyor , çoğu dini bütün insanlar, namazında, niyazında, orucunda...
Bunlardan biri de 'Kenan Bey'. Bakanlıkta Kenan Beyi tanımıyan yok! Bundan sonrasını Talat Yılmaz'ın ağzından dinleyelim:
'O gece Kandil’di. Bakanlık'taki arkadaşlarla Hacı Bayram Veli Camii'ne gitmeye karar verdik. Kenan Bey de bizimle birlikte geldi; bir yerde oturup çay içtik, sonra hep birlikte Kenan Bey'le
beraber camiye gittik, namazımızı kıldık, dua ettik, camiden çıktık, sarıldık, kucaklaştık, öpüştük, kandil-i şerifimizi kutladık... Ben bir süre sonra Ankara'dan İstanbul'a geldim, Kenan Bey'i ondan
sonra hiç görmedim... Aradan yıllar geçti, bir sabah gazetelere bakarken Kenan Bey'in resimli cenaze ilanıyla karşılaştım,
'Kenan Bey' ölmüştü, cenazesi de Sinagog'tan kaldırılıyordu!!! Meğer Kenan Bey Yahudiymiş!"
Hasan Pulur , "Kenan Bey'i Tanır Mısınız?", Milliyet, 28.8.1993, s. 3
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ Din-Tarih Bağlamında Bazı Hususlar
Mesajdan önce, kimseye şahsi bir kırgınlık ve kin gütmediğimi, sadece zihinlerde yanlış veya eksik
olabilecek bazı hususları düzeltme gereği duyduğumu belirtmek istiyorum. 1- Laik Cumhuriyet bütün vatandaşlarını cins, ırk, dil, din, mezhep, statü ayrımı gözetmeden hukuk alanında eşit kabul etmektedir.
Cevap: Bir Yahudi veya Ermeni, Hıristiyan Türk vatandaşı, dini özel gününde mahkemeye çağrıldığında, bu gününü mazeret gösterebiliyor. Fakat bir Müslüman memur, öğrenci, işçi, Cuma günü namazına
gidemiyor. Ermeni, Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarımız, çocuklarına dini eğitimlerini, azınlık hakları sayesinde küçük yaşlarda verebilmekte, fakat Müslüman aileler çocuklarına dini eğitimlerini -yasal
yollardan- 15 yaş öncesinde verememektedir. Bu maksatla insanların toplandığı evler, hücre evi şeklinde lanse edilerek içindekiler yasal bir takım müeyyideler ile karşılaşmaktadır. Bir kaç yıl önce, KKTC'de bir
baba, kendi evinin bahçesinde kendi oğluna Kur'an dersi verirken yakalanmış, "İzinsiz Okul Açmak"
suçundan adliyeye sevk edilmişti. Ayrıca geçmişte dedelerimizin Kur'anı ne zor şartlarda öğrendiklerini,ne sıkıntılar çektiklerini, Köy Enstitüleri'nden, muhtarlardan, öğretmenlerden neler çektiklerini çok dinledik.
2- Bir insanın kendi başını örtmek istemesi, diğer hemcinslerine (yani tüm kadınlara) sağlanan hakları
reddetmek demek nasıl oluyor. Yani "herkes başını örtmeli" mi diyor. "Biz bu hakları geri alacağız mı"
diyor? Bunu anlamadım. Böyle zannediyorsanız içiniz rahat olsun. Bozacının şahidi şıracı derler ya, bu iddialar hep boyalı basın tarafından iddia ediliyor. İslami kesimden bir kimseden böyle bir şey işitmedim.
Kaldı ki Yahudiler 1492 yılında İspanya'dan kovulduklarında, Osmanlı kendilerine bağır açtığından itibaren, Osmanlı'nın son zamanına kadar geçen süre içerisinde, Hıristiyanlar da Fetihten sonra, dinlerinden,
kimliklerinden bir şey kaybetmişler mi? Fakat Cumhuriyet döneminde herkes birşeyler kaybetti. Ne Yahudiler Yahudiliklerine, ne Hıristiyanlar Hıristiyanlıklarına, ne de Müslümanlar İslamiyyet'e -tam olarak-
bağlı yaşayabilir durumdadır. 3- İslami Değerler Sistemi, erkekle kadını gerçekten de ayırır. Kadın daima yükü hafifletilmiş durumdadır.
Fakat bunun ikinci sınıf vatandaşlık, ikinci sınıf bir sosyal statü olduğu iddia edilemez. Her fırsatta eşitlikten bahseden hanımların, işlerine geldiği zaman "bir bayanla konuştuğunuzu unutmayın" benzeri,
kadınlığını istismar eden yaklaşımlarına siz de şahit olmuşsunuzdur. İslamiyyet çoğu insanın zannettiği ya
da bildiği ya da iddia ettiği gibi sadece "manevi huzur sağlamak için yapılan bir takım ibadetler"den ibaret
değildir. Tüm toplum yaşantısına uygulanması gereken, adeta bir anayasa olarak gönderilmiştir. Bu sebeple içerisindeki bir çok hüküm, tüm toplum genelini ilgilendirir. Doğru bir sonuca ulaşılabilmesi için;
bu hükümlerin değerlendirilmesi, sosyolog ve psikologlar ile yapılmalıdır. Zira çoğu hüküm bencilce ve şahsi hesaplar sebebiyle reddedilmektedir. Kadın yaradılış bakımından, duygularına kapılan bir yapıya
sahiptir. Bilmiyorum; acaba mahkemelerdeki yalancı şahitlik vak'alarının cinsiyetlere göre dağılımı incelenmiş midir? İslamiyyet, kadınların tehditlere karşı yılma ihtimalinin yüksek oluşundan dolayı bazı
vak'alarda (zinada kat'i surette 4 erkek şahit gerekir) iki erkek, veya bir erkek + iki kadın şahit istemiştir.
Çalışan kadınların çocuklarında Sevgi ve İlgi eksikliğinden doğan ve ilerde büyük rahatsızlıklara yol açabilecek ruhsal boşluklar olmaktadır. Bu durum ise, gitgide asabiyet katsayısı yükselen bir topluma
döğru sürekli artan bir hızla ilerlemek demektir. 4- Yaşamın istenilen kısmında dinsel kurallara, istenmeyen kısmında da laik kurallara tabi olunamayacağı
konusunda, maalesef İslami kesim tam bir olgunluk gösterememektedir. Bazı tanıdıklarımızın, miras ve para söz konusu olduğunda nasıl değişiverdiklerini dehşetle gözlemledim. Bu konuda söyleyecek bir
sözüm olamaz. Herkesin inançlarına, prensiplerine bağlı yaşamasını temenni ediyorum. Günahın kriminal bir suç sayılması mes'elesine gelince; İslamiyyet, genel prensip olarak, insanların günahlarının
araştırılmasını, ortaya dökülmesini, sağda solda "şu şöyle yapıyormuş, falanca filancaya şöyle yapmış"
şeklinde bahsedilmesini men' eder. Ancak bir kişinin şerrinden, zararından korkuluyorsa, insanların tedbir almaları maksadı ile haber vermek caizdir.
Günahı işleyenlere daima tevbe (dönmek, bir günahı işlemeyi bırakmak) ve istiğfar (bıraktığı suç için önceden oluşan günahın affını dilemek) kapısı açıktır. Bir kişinin günahını ifşa etmek, o kişinin tevbesini
zorlaştıracak, olayı kişisellikten toplumsallığa çevirecektir. İhlasla (saflık), Tevbe ve İstiğfar ile bir insanın
tamamen temizlenebileceğine inanılır. "Nefsine uyma konusunda aşırıya giden kullarıma söyle: Sakın Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkaktır ki Allah tüm günahları affeder. Şüphesiz o
Bağışlayıcı ve Merhametlidir. (Zümer/53)" Bu ayet üzerine, Peygamberimizin (S:A:V) amcası Hz. Hamza'yı şehid eden Vahşi (r.a.) Müslüman olmuştur. Bu ayet gelmeden önce, "beni cehennemlik ilan
eden dine girmem" diyordu oysa ki. Zina suçu bile, ceza için 4 (dört) erkek şahit gerektirir. Aksi takdirde iş tevbe ve istiğfar'a kalır. 4 veya
daha fazla şahidin olayı görmesi, olaya toplumsal bir boyut katar ve toplumda bu suçun yayılmaması için katı bir şekilde cezalandırılır. Fakat bu, kişinin cezasını ödemesi ve temizlenmesidir. Bir kadın, Hz.
Muhammed'e (S:A:V) gelip, "Ya Resulallah, ben zina ettim, beni temizle" demiş, Bunun üzerine S.A.V. ,
"git tevbe et" demiş, kadın bu şekilde tam dört kere gidip gelince S.A.V. bu dört gidip gelmeyi dört şahit
sayıp kadının taşlanmasını istemiş, taş atanlardan Halid bin Velid (r.a.), üzerine kan sıçrayınca "Pis kadın
zina etmiş, kanı da üzerime sıçradı" demiş, bunun üzerine S.A.V'in gözleri dolmuş ve "Öyle söyleme ya
Halid, o kadın öyle bir tevbe etti ki, tevbesi tüm Mekke ve Medine'ye dağıtılsa, herkes cennete giderdi" demiştir. 5- Demokrasiler, demokrasinin demokrasiyi yok etme özgürlüğünü tanımaz denmiş. Peki acaba
demokrasi Türkiye'ye demokrasiye uygun bir şekilde mi gelmiş? Daha gelişi kendi kendini iptal eder niteliktedir. Halk tarafından benimsendiği de safsatadan , uydurmadan ibarettir. Yakın tarih içinde, rejim
desteğine rağmen, oğluna Mustafa Kemal adını isteyerek veren kaç kişi vardır? Ya da adı Mustafa Kemal olan kaç kişiye rastladınız? O zamanlar, rejimin yerleşmesi için bazı yalanlar söylendi. Yakın tarih
çarpıtıldı. Oldukça kısa sürmesi planlanan bu süreç, halkın rejimi benimseyememesi yüzünden bu gün hala devam etmektedir. Peki madem demokrasi, laiklik çok iyi, çok güzel, tam anlamı ile sütten çıkmış ak
kaşık, bu tarihi gerçekler okul kitaplarında niye yer almıyor? Ne sebeple resmi meclis kayıtları, tarihi belgeler bir kenara bırakılıp, ispat ve belgeden yoksun, cümlelerin birbirlerini bir hikaye edasıyla
kovaladığı o tarih kitapları hala körpe dimağlara sokuluyor? Çünkü laiklik ve demokrasi Türkiye'de sağlam değildir ve bir halk desteğine sahip olamamıştır. Gerçeklerin öğrenilmesi ile rejimin itibarının yok
olacağından korkulmaktadır. (1) 6- Camiler hakkında yapılanlar için
tasarruf kelimesinin kullanılması da ayrı bir facia. Ta'arruz kelimesi ise tam uygun kelime.... Fatih Sultan Mehmed, Rumeli hisarını yaptırırken Ebul-Feth (Feth'in Babası)
isimli bir de cami yaptırıyor. Hisar Külliyatına yukarıdan bakıldığında Arapça Muhammed (S.A.V.) şeklinde yapılmış... Sonra bir gün restorasyon için Rumeli Hisarı kapatılıyor. Restorasyon bittiğinde cami
kayboluyor, yerine antik tiyatro geliyor. Hem de Osmanlı'nın, hayatı boyunca önem vermediği, bilakis reddettiği tiyatro sahnesi... Uğruna feda edilen ise, Fatih'in yapımında bizzat kaftanında taş taşıdığı
cami. Yine Bursa'da Orhan Gazi'nin kendi eliyle diktiği çınar ağacı v.b. Bunların tasarruf ile ne ilgisi olabilir? Resmen bir tarih ve din düşmanlığı ile ifade edilebilecek hareketlerdir. Bu hareketlerin altında da,
aslında Anadolu ile irtibatı bulunmayan sabetaistler ve masonlar bulunmaktadır(2) Ayrıca Lozan Antlaşmasının gizli 24 Maddesinin bu icraatları öngördüğüne dair bir söylenti dolaşmaktadır. O zamana
kadar, İsmet Paşa bile Hilafet makamının öneminden bahseden biriyken, birden bire icraatın yönü değişivermiş.
Türkçe ezan, Kur'an ve ibadet konusunu da bu açıdan değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu konuda ısrar edenler, hep ibadetten, İslam'dan, Kur'an'dan uzak kalmış kimselerdir. Bir kimse,
ibadetlerinde Kur'an'ın aslını okumak zorundadır. Kur'an, Cebrail A.S'ın Peygamber S.A.V'e getirdiği gibi
okunmalıdır. Kur'an ancak O'dur. Nasıl siz Ahmed'in Mehmed'in şiirinde "Ak"ı "Beyaz" ile değiştirdiğinizde o
artık Ahmed'in şiiri olmaktan çıkarsa, mealini okumak bir kenara dursun, Arapça eş anlamlısını bile okumak (şaşırma müstesna) caiz değildir. Bu İslam'ın bir hükmüdür. İslam, Allah'ın gönderdiği dindir, ondan
başkası ya da türevi ya da benzeri, İslam olamaz. İslam'ı beğenmeyen kendine başka bir din bulsun, İslam'ı kendine uydurmaya kalkmasın. Niye Türk Gayrimüslimlerin İbranice dualarına karışılmamış da
Müslümanlar ile uğraşılmış? Yanlış anlaşılmasın; "onlarla uğraşılsın " demiyorum, uğraşılanın sadece bir kesim olduğunu vurgulamaya çalışıyorum.
Bir kimsenin ibadetlerinde Arapça okurken Türkçe anlamını düşünmesi gayet güzel bir davranış olacaktır. Hem anlama eylemi, hem de Arapça aslını okuma yükümlülüğü yerine getirilmiş olacaktır. Fakat vaktinde
bu icraatların yapılma sebebinin bu olmadığı açıktır. Aksini iddia eden varsa söylesin. Ayrıca İngilizce şarkıları dinleyip tepinenlerden hiçkimse çıkıp da anlamamaktan şikayet etmiyor,
"bunlar Türkçe okunsun" da demiyor. Kimi bir yerden anlamını buluyor, kimi İngilizce öğreniyor, kimi de sadece dinliyor. 7- Başörtüsünün bir hak olduğunu savunmak nasıl oluyor da kadının özgür birey olma statüsünün gasp
edilmesinin başlangıç noktası oluyor, bir türlü anlayamadım. Baş örtüsü takmanın hak olduğu kabul edilirse, kadınlar köle mi olacak? İslam dini, kimseyi Müslüman olmaya zorlamaz. Fakat "Ben Müslüman'ım"
diyen her bireyin İslam'ı yaşamasını, yaşamaması halinde de cezalandırılmasını öngörür. Şu halde kimse Müslüman olmak zorunda değildir. Yine söylüyorum, İslam'ı beğenmeyen, O'nu kendine uyduracağına
kendine uygun bir din bulsun. "Elhamdülillah ben de Müslümanım, hem benim dedem de hacıydı ama..." ile
başlayan cümleler kurup, İslam ve Müslümanlar ile uğraşmak dürüst insanın yapacağı iş değildir. Bir insan İslam'ı içine sindiremiyor ise bunu söyleyebilmelidir. İslam tarihinde hiç bir Gayrimüslim, kendi dinini
yaşadığı için İslam toplumu tarafından tahkir edilmemiş, cezalandırılmamıştır. 8- Sn. Ahmet Necdet Sezer'e gelince... Şahsen, inandığı sisteme bağlı kalan, rol yapmayan, işine gelsin
/gelmesin, gereğini yapan insanları her zaman takdir ettiğimi söylemek isterim. Sn. Sezer'i de Anayasa'ya ve T.C. yasaları ile belirtilen Hukuk'a gerçekten bağlı bir kimse olarak görüyorum. "1958'de bu kızlar
yoktu" dediği iddia edilen görüşmede, bunun bir anayasa sorunu olduğunu, sorunun Meclis'e ait olduğunu söylemiş. Gerekli Anayasa değişikliği yapılarak, herkesin kendine göre yorumlayacağı elastiki
cümlelerin yerini kesin hükümlerin alması halinde, belirttiğim gibi, anayasaya bağlı olduğuna inandığım biri olarak gereğini en güzel şekilde yerine getireceğine inanıyorum. Notlar: (1)
Mustafa Kemal, aslında kabineye girmek ve bakan olmak istemiş (K.Karabekir, İstiklal Harbimiz, 1960), İzzet Paşa'nın Sadrıazam, kendisinin de Harbiye Nazırı (Bu günkü tabirle Milli Savunma Bakanı
gibi) olması için çalışmıştır. Vahdettin, onu tanımadığı (hilafet ve saltanat hakkındaki olumsuz görüşlerini bilmediği) için şahsi binek atlarını da satarak 40.000 Altın Lira ile Anadolu'ya gitmesi için
ikna etmiştir. Ayrıca M. Kemal Donanma Cem'iyyeti'nden 400.000 Lira taleb etmiş, İstanbul Hükümeti de yerine getirmiştir. (Nutuk:Sh:206) Yine de son güne kadar gitmemekte direnmiş, İngilizler'in kendisini
tutuklayacağı korkusuyla gitmeye razı olmuştur. Sonra Vahdettin, Mustafa Kemal'in Saray'a bağlılık yeminlerinin bir aldatmaca olduğunu öğrenmiş, Mustafa Kemal'in yerine, peşinden Şehzade Ömer Faruk
Efendi'yi göndermek istemiştir. Zira, M. Kemal'in halkı, hilafet ve saltanat aleyhine doldurmasından endişe etmişti. Mustafa Kemal Şehzadeyi istememesi ve geri göndermesi üzerine Meclis, Mustafa
Kemal'in ağzından, Hilafet'e ve Padişah'a bağlılık beyannamesi yayınladı ve tüm halkın milli mücadeleye destek vermesi istendi. (TBMM Zabıt Ceridesi Cilt 1, 6. Celse; Ankara 1940; shf:60) Yani halk, Milli
Mücadeleye dini duyguları şahlandırılarak sokuldu. Lozan'dan önce olaylar, Saltanatın kalkması fakat Hilafet müessesesinin devamı şeklinde gelişmekteydi.
Lozan Konferansı çıkmaza girip isteklerimiz reddedilince Yahudi Hahambaşı Hayim Naum Efendi ortaya çıkmış, Türkiye'nin bir çok tavizler vermesine neden olan Lozan'ın 24 maddelik gizli kısmı hazırlanmıştır.
Haham Naum, Hilafeti yıkmaya çalışan İngilizler ve papalık ile Ankara arasında gidip gelmeye başlayınca Mustafa Kemal, Hilafeti almak kadar yıkmanın da büyük bir gövde gösterisi olacağını düşünerek, yurt
gezilerinde Hilafet aleyhine konuşmaya başlamıştır. Hilafet'i kaldırmak pahasına başarılı bir sulh mücadelesi vermek yerine, daha anlaşma imzalanmadan askerin çoğu terhis edilmiş, Hilafet aleyhine
anlaşmadan önce söylemler başlamış, bu tavizler önceden verildiği için Lozanda bunlara mukabil hiç bir şey elde edilememiştir.
M. Kemal Paşa, İnönü'yü Lozana kendi gönderdiği için, onun verdiği ilave tavizleri de kabullenmek, hatta savunmak durumunda kalmıştır. Nutkunun Lozan'ı savunan sayfalarında, Sevr'den üstün olduğunu ancak
söyleyebilmiştir. Halbuki böyle bir kıyaslamayı asla yapamaz. Zira Lozan uzun münakaşalar ile çift taraflı kabul edilmişken, Sevr, hiç kimsenin bize fikir sormadığı, sadece Yunanistan'ın desteklediği, hukuken
tamamlanmamış ve itibar görmeyen bir projeden ibarettir. Lozan'da verilen tavizlerin, büyük çoğunluğu Kurtuluş Savaşı kahramanlarından oluşan o zamanki meclis
ile gerçekleştirilemeyeceğini anlayan M.Kemal, meclisin yenilenmesini sağladı. "...ihtimal bazı kafalar kesilecektir!"
'li tehdit dolu cümleler ile oluşturulan yeni mecliste, dinini satabilecek nitelikte bir kısım sarıklı meb'uslar ve alim sıfatlı kişiler de ayarlanarak, bu tavizler verilmiştir.
Dediğim gibi demokrasi, kendine uygun şekilde gelmemiştir. Kurtuluş savaşı, arazi, ikmal ve ahali şartlarının lehimize olmasına rağmen üç sene gibi bir zaman almıştır.
İnkılapçılar, eskiden küçük bir vilayetimiz olan Yunanistan'a karşı verilen ve On bin şehid ve yaklaşık 30 Bin yaralıya mal olan, Anadolu'nun en mamur şehirlerinin yakılıp yıkıldığı Kurtuluş Savaşı'ndan beş-on
bayram çıkarırken, tüm dünya devlerine karşı verilen, sadece resmi kayıtlarda 250 bin şehid ve 250 bin yaralıya mal olan ve düşman yurda giremeden zaferle neticelenen Çanakkale Zaferi'ni unutuvermişlerdir.
Kurtuluş Savaşı'nın Çanakkale Destanı'nın ötesinde şişirilmesinin nedeni, inkılapları efsaneleştirmek ve mitolojik bir yön vermekten başka hiç bir şey değildir. (2) www.atmosphere.be/web/ercan linkinde Sabatay Sevi ve Sabetaistler (Avdetilik, Dönmelik olarak da
bilinir) hakkında az da olsa bilgi edinebilirsiniz. Bu gün de her taşın altından Sabetaistler çıkmaktadır: Kemal Gürüz, İsmail Cem (İpekçi), Rahşan Ecevit, Çevik Bir, Coşkun Kırca, Dinç Bilgin... Atatürk'ün
hocası Şemsi Efendi de aslında Şimon Zwi adında aslen yahudi olan bir zattır. Üsküdar Bülbülderesi'nde Fevziye Hatun Camii, Selanikliler Sokak'daki Sabetaist mezarlığında yatmaktadır. Bu cami'i de gösteriş
amaçlı olarak Sabetaistler yaptırmıştır. Fevziye Mektepleri Vakfı Işık Lisesi, Işık Ünv. Şişli Terakki Lisesi v.b. okullar, bu cemaate aittir. Bu cemaat eğitime büyük önem vermiş, bir çoğu iki, üç dil bilen insanlar
yetiştirmiştir. 1924 yılında Yunanistan ile yapılan vatandaş mübadelesi ile Türkiye'ye istemeyerek gelmişlerdir. Yunan makamlarına, "Biz Müslüman değil Yahudi'yiz, Bizi Türkiye'ye göndermeyin"
dedikleri halde Yunanistan bunların büyük kısmını Selanik'den çıkarıp Türkiye'ye göndermiştir. Bu sayede de Hitler'in Yahudi katliamlarından kurtulmuşlardır. Türkiye'de, aldıkları eğitimden dolayı köşe başlarına
gelmeleri uzun sürmemiş, Türkiye sayesinde ölümden kurtulmalarının teşekkürünü(!) milleti bu hale getirerek eda etmişlerdir. Yaşantısını ve inançlarını hiç bilmedikleri, asla tanımadıkları halde kin duydukları
Anadolu halkını birbirine düşürmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu günün Alevi-Sünni, Laik-AntiLaik tartışmaları bu üçüncü grubun ekmeğine yağ sürmektedir.
Gokyuzu  Mutlu Kınalı ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ |