|
Mesihî bir hareket olarak Sabatayizm
Sabataycılar halen Türkiye'de önemli güç odaklarından birisidir, ama her şey değillerdir. Her taşın altında onları aramak, millete hizmet etmiş her vatan evladını Sabataycı ilan
etmek kelimenin tam anlamı ile hem bir manipülasyon, hem de bir provokasyondur.
Şüphesiz Sebatayistler üzerine ilk önceleri İslami kesimde ve şimdilerde sol tandanslı kesimlerde çok yazılıp çizilmektedir. Ancak hemen
belirtelim ki, özellikle Adnan Mendres'i de kapsayan Sabataycı suçlamalarla kantarın topuzu iyice kaçmışa benzemektedir. Zira uyarıyorum; yarın işi öyle bir noktaya vardırırlar ki, milletin tarihsel ve toplumsal değerleri ile
bütünleşen, topluma maddi ve manevi hizmet eden, yakın tarihimizde çok önemli kilometre taşları olan Atatürk, Mehmet Akif, Said Nursi, Necip Fazıl, Nurettin Topçu vs. gibi şahsiyetleri düzmece şecerelerle Sabataycı ilan edip
toplumun tarihsel hafızasını dumura uğratabilirler. Bundan dolayı akl-ı selim sahibi yazar ve çizerlerimizin bu noktada dikkatli olmaları gerekir. Şimdi hiçbir spekülasyona mahal bırakmadan Mesihlik, Sabatay Sevi ve
Sabatayizm'i diseksiyon odasına alalım. Bilindiği gibi Mesih kelimesi İbranice Maşiah (İbranice kutsal yağla yağlanmış takdis edilmiş manasına gelir) kelimesinin Arapça kullanımıdır. Batı dillerine bu kelime Yunanca Hristos
sözcüğünden geçmiş ve bugün Anglo-Sakson dillerinde İsa-Mesih'in karşılığı olarak Cristos, Christ olarak kullanılmaktadır. İşte Hiristiyan kelimesi de Mesih'e bağlı anlamda bu etimolojiden doğmuştur. Yahudiliğin tarihsel
serüveninde Babil sürgününe kadar henüz Mesihlik anlayışı doğmamıştır. Özellikle Batılı araştırmacılara göre Yahudilerin kendilerini kurtarıp "göksel-şeriat" devletini kurarak yeniden Kral Süleyman dönemindeki
ihtişamlı günlerini getirecek Arz-ı Mev'ud, Büyük İsrail Projesi'ni gerçekleştirecek Mesih beklentisi yoktu. Nabukadnezar M.Ö. 587'de Süleyman Mabedi'ni yıkıp 50 bin Yahudi'yi Babil'e köle olarak götürünce Yahudiler burada
Zerdüştlük'teki son kurtarıcı simgesi olan Saoşyant inancından etkilenerek Mesih inancını geliştirdiler. Öyle ki, bütün sürgün ve işgal dönemlerinde kendilerini kurtaracak Mesih beklentilerini daima diri tuttular. Özellikle
Kral Sargon, Antiakos Romalı komutan Pompeus, İmparator Titus dönemlerindeki korkunç katliamlarda Mesih beklentisi had safhaya çıktı. İşte bu esaret dönemlerinde Hz. İsa dahil, Bar Kocbha, Sabatay Sevi, David Alroy, Yakup
Burdean'a kadar Yahudileri kurtarıp onları dünyanın hakimi yapacağını söyleyen onlarca Mesih çıktı. İşte bunlardan birisi de konumuzu teşkil eden İzmir Yahudisi 'Ani adolekehem' ('Ben sizin rabbinizim') diyen Sabatay Sevi'dir.
Yine hemen söyleyelim ki, bugün İsrail'e hakim olan Rabbinik-Ortodoks Yahudiler için henüz Mesih gelmemiştir. Günümüze kadar Hz. İsa, Sabatay dahil ortaya Mesih diye çıkanların hepsi yalancıdır, zındıktır. Zaten Sabataycılar,
Hristiyanlar ve Yahudilerin aralarındaki temel problemleri de bu noktadan kaynaklanmaktadır. Gelelim Sabatay Sevi'ye... 1626 yılında İzmirli bir Yahudi olarak dünyaya gelen Sabatay, 1648 yılına gelindiğinde Kabbala'yı çok iyi
bilen bir haham olmuştu. Kabbalist Yahudi tasavvufundan çok etkilenen Sevi gördüğü rüyaları ve sözde kerametleri ile derhal Yahudi çevresini etkilemiş; ünü Mısır, Filistin ve Avrupalı Yahudilere kadar yayılmıştı. Onu ilk
Siyonist olarak düşünebiliriz. Çünkü diasporada dağınık halde yaşayan Yahudi milletine 'Kutsal Yurt'larına, Kudüs'e göç etmelerini telkin ediyordu. Henüz yahudilerin beklediği kurtarıcı Kral-Mesih olduğunu ilan etmemişti.
Nihayet Kudüs'e gitti, orada Gazzeli Yahudi teolog Nathan'la tanıştı; onun da telkinleri ile Mesih olduğunu ilan etti (1665-1666). Yahudi diasporasını bir heyecan kapladı. Kefaret oruçlarının tutulduğu Yahudiler arasında
Kudüs'e göç hazırlıkları başlamıştı. Hatta 1665'te Almanya Hamburg Yahudileri Sinagogu'nda Mesih Sabatay Sevi'ye Yahudilerin Kralı olarak dua edildi. Sabatay, Yahudilerin bazı temel şeriat yasaklarını da mübah saydığından
Ortodoks haham ve halkın tepkisini çekmiş, Bab-ı Ali'ye şikayetler had safhaya ulaşmıştı. Nihayet Osmanlı makamlarınca tutuklanarak Gelibolu Kalesi'ne hapsedildi. İşin ilginç tarafı 1666 Eylülüne kadar hapishanede prensler gibi
yaşadı ve faaliyetlerine devam etti. Yahudilerin 9 Ab'daki, Kudüs tapınağının yıkılışı anısı olan oruç günlerini Sabatay, Gelibolu kalesinden yayınladığı fermanla resmen Mesih'in doğum günü ve bir sevinç bayramı şekline
dönüştürdü.
Yakubiler, Kapancılar ve Karakaşlar Artık
Osmanlı İmparatorluğu'nun içindeki Yahudilerin çoşkunlukları sınır tanımıyordu ve onları uyarmak isteyen 'kafir'lerin uğraşmaları boşa çıkıyordu. Tam bu sırada Padişah Avcı Mehmed'in fermanı ile sorgulanmak üzere Edirne'ye
getirildi. Fındıklı Silahdar Mehmed Ağa'nın anlattığına göre, 16 Nisan 1667 yılına Has Oda Köşkü'nde padişahın da mahfilden izlediği bir meclis kurularak Kaymakam Paşa, Şeyhülislam ve Vani Efendi, Sabatay'ı sorguladılar. Eğer
Mesih'se mucize göstermesini ya da Müslüman olmasını teklif ettiler. Mucize gösteremeyerek Mesihliğini inkar etmek zorunda kalan Sevi Müslüman olmayı kabul ederek şehadet getirdi. Mehmet Efendi ismini alarak, maaş bağlanıp
üzerine kürk giydirilmek suretiyle İçoğlan Hamamı'nda görev verildi. Tabii Sabatay'ın Müslüman oluşu, Yahudiler arasında şok etkisi yaptı. Sabatay taraftarlarını teskin etmekte gecikmedi; tanrısal irade ile hareketin Müslüman
kimliği ile devam etmesi vahyedilmişti.
Ancak Sabatay ani bir şekilde strateji değiştirerek, herkesin Müslüman isimleri almasını salık vermesi ve bir de asıl Yahudi ismini muhafaza etmek kaydı ile Mesihlik hareketini
gizli olarak sürdürme kararı alması bir dönüm noktası oldu. İşte bu tarihten sonra aslında Yahudi inançlarına bağlı, fakat anlaşılmamak için Müslüman gözüken, hatta bazen hacca dahi giden, bazen önemli Müslüman cenazelerinde
tekbir getiren Sabataycı dönmelerin tarihsel serüveni başladı. Tabii Sabatay'ın bu hareketini öğrenen Osmanlı onu sonunda Arnavutluk'un Ülgün (Dolcigno) bölgesine sürdü. Burada yine gizli olarak Mesihlik faaliyetlerini sürdüren
Sabatay 1676 yılında öldü. Ancak O, Sabataycılara göre gerçekten ölmemiştir; göğe çekilmiştir.
Bir gün tekrara dönerek Kudüs'te 'Tanrının Krallığı'nı kurup, tüm Yahudileri dünyaya hakim kılacaktır. Sabatay'ın ölümünden
sonra cemaat, teolojik ve şeriat tartışmaları ve liderlik noktasında ayrılğa düşerek, kısaca Yakubiler, Karakaşlar ve Kapancılar olarak üç ana bölüme ayrı ve sistematik olarak Müslüman kimlikleri ile devletin eğitim, ticaret ve
siyaset alanlarına sızarak önemli güç odaklarına dönüştüler. Günümüzde her üç fraksiyonun İzmir'de, İstanbul Feriköy ve Üsküdar Bülbül Deresi'nde mezarlıkları vardır ve ölülerini halen oraya defnetmektedirler. Ne yazık ki,
Sabatay'la ilgili Osmanlı Mühimme kayıtları 1948 yılında İsrail'e kaçırılmıştır. Kısaca anlattığımız bu tarihçeden sonra esas soru şu Sabataycıların Türk siyasi, kültürel ve ekonomik hayatı üzerinde etkisi olmuşmudur? El cevap:
Olmuştur.
Halen de olmaya devam etmektedir. İttihat ve Terakki'nin kurucularından Dr. Nazım, İshak Sukuti, ünlü Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, İpekçi ailesinden ihtilal Başbakanı Naim Talu'ya kadar birçok siyasinin
Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi gibi gazetecilerin, Cemil İpekçi gibi modacıların ve özellikle medya, iç ve dış politika ve finans düzlemindeki köşe başlarında Sabataycı-dönmelerin olması tesadüfi değildir.
Ayrıca bu sır
cemaatinin Müslüman isimli sözcülerinin İslam karşıtlığı ve özellikle bolşevik düzlemde anlamını bulan, sadece kamusal alandan değil, Tanrı'yı yeryüzünden kovmayı amaçlayan laiklik anlayışlarını savunmaları da çok manidar
gözükmektedir. Sabataycılar halen modern Türkiye'de önemli güç odaklarından birisidir, ama her şey değillerdir. Sabataycıları olduğundan güçlü göstererek, millete hizmet etmiş her vatan evladını Sabataycı-dönme ilan etmek
kelimenin tam anlamı ile hem bir manipülasyon, hem de bir provokasyondur. Ayrıca şahsen ben kendi özgür iradesi ile her insan gibi Sabatayistlerin de Müslüman olabileceğine inananlardanım. Zira Allah'ın kimi hidayete erdireceği
kimsenin tekelinde değildir.
DR. LÜTFÜ ÖZŞAHİN
/ DİNLER TARİHİ UZM. Yeni Şafak, 19.7.2004 
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ Dönmelik ve Dönmeler
Çalışma odamı ve kitaplarımı düzenler düzenlemez, ilk işim, okuma listemin en başında olan M. Ertuğrul Düzdağ’ın
366 sayfalık Dönmelik ve Dönmeler adlı eserini okuyup bitirmek oldu.
“Bu kitabı her Müslümanın okuması lazım” diyerek yazımıza başlayalım.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, ana gündem maddelerinden biri de, Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türkler ile Anadolu’da yaşayan Rumların karşılıklı mübadelesidir.
Sabatay Sevi’ye inanan, bir Müslüman gibi görünen, camiye giden, kurban kesen ve fakat İslam düşmanı olarak yaşayan, devletin aleyhine türlü türlü işler çeviren, en üst kademelere bile adamlarını yerleştiren Dönmelerin yoğun
olarak yaşadığı şehir Selanik’tir ve Yunan tarafı, Dönmelerden kurtulmak için, bu topluluğu, Müslümanlarla beraber Türkiye’ye gönderme kararı alır. Bu sırada Türkiye’deki yaşayan ve Dönmelikten dönen Karakaşzâde Mehmet Rüşdü,
Türkiye Büyük Millet Meclisine bir mektup yazarak, Dönmelerin içyüzünü anlatır ve bunların Türkiye’ye alınmamasını
ister. Karakaşzâde, Selanik Dönmelerine de şu mektubu yazar: “Kurtuluş Savaşı esnasında, herkesin ümidini kestiği
ve böyle sizler gibi ne kanını, ne malını ve ne de servetinin cüzi bir kısmını memleket ve millet için feda etmeyi hatırına bile getirmeyen asalaklar, para yığmak ile meşgulken, her türlü maddi imkanlardan mahrum kalan Türkler,
Allah’ına sığınarak her taraftan üzerlerine gelen hücum ve taarruzlara mütevekkilâne ve dindarâne ve kendilerine has bir metanet ve sükûnetle mukabele ederek vatanı müdafaa ettiler ve bihakkın düşmanlarına galebe çaldılar. Bu
kadar ulvî bir manzara karşısında, eski devirlerdeki gibi asalak yaşamayı ve hiçbir taraftan bir itiraza maruz kalmayarak refah ve saadet mi hayal ediyorsunuz?
Ankara’ya geleliden beri yakinen görüp anladığım Türkler ve bilhassa Büyük Millet Meclisi ve onun vekilleri, benim onbeş yaşından beri beslediğim emellerin husûlpezîr olacağına berâat-ı istihlâldır. Çünkü Büyük Millet Meclisi,
çiftçilere zarar eden yaban domuzları için bile kanun çıkarmaktadır; zanneder misiniz ki, bu kadar incelikleri düşünen
bu esâ-yı millet, bir ecnebi kitlesini sinesinde besleyebilsin. Buna artık tahammül edecek bir ferd bulunmadı ve bulunamaz...” (sayfa 12)
Karakaşzâde’nin Selanik Dönmelerine yazdığı mektup budur. Büyük gün gelip de mübadele başladığında, Türkiye Cumhuriyeti, Selanikli dönmeleri Anadolu’ya kabul eder, fakat milliyetçilik adına, Müslüman Arnavutları kabul etmez.
Bu uygulamaya, dönemin bazı aydınlarından itirazlar gelir: “Dönmeler, Türklerin vücutlarındaki etleri tamamen
yedikleri gibi, şimdi de kemiklerinin içindeki ilikleri mahvetmek istiyorlar. Anadolu köylerine Dönmeler yerleştirilirse,
saf ve nezih Türk köylülerini aldatsınlar, servetlerini kat kat artırsınlar ve Türk köylülerini tamamen mahv ü perişan eylesinler! Ey Müslümanlar aldanmayın! Zira bu siyaset son derece yanlıştır.” (sayfa 261)
Karakaşzâde Mehmet Rüşdü yanılmıştır. Artık devir değişmiş, herşey ters işlemeye başlamıştır: “Eski günlerde, Dönmelerle aynı muhitte yaşayan Müslüman halk, onları daima tanımış ve bilmiştir. İslami bir hayatın içinde,
yapmacık hareketlerin farkedilmemesi imkansızdır. Fakat Müslümanlar, dini, dünyevî ve dayatılacak bir mesele diye
anlamayıp uhrevî ve imanî bir mesele tercih olarak telakki ettikleri için, Dönmeleri kendi hallerine bırakmışlardır. Bunda, devletlerinin ve devlet adamlarının, zararlı bir şeye müsâmaha etmeyeceğine dair duydukları itimadın da
büyük tesiri olmuştur.
Fakat bu durum, 1930’lu yıllardan sonra değişmiştir. Artık Dönmeler değil, dindar Müslümanların kendilerini gizleyip
sakınacakları bir devre girilmiştir. Müslümanların, değil Dönmeleri, kendilerini bile farkedecek halleri kalmamıştır.” (sayfa 20)
Buraya kadar okuduklarınız, ilgimi çeken bir olayın kitapta izini sürmemdi. Oysa Dönmelik ve Dönmeler kitabı, sadece bunları değil, onlarca önemli meseleyi anlatıyor, aydınlatıyor.
Atlı tramvaydan son model otobüse Atlı tramvayın İstanbul’da hizmete girmesinden bugüne 120 yıldan fazla bir zaman geçmiş. Atlı tramvay gitmiş, bir
üst modeli gele gele, en son otobüsler hizmete girmiş.
Sertaç Kayserilioğlu’nun kaleme aldığı atlı tramvay tarihini okuyorum. Sanki tarihe yolculuk yapıyor gibiyim: O
zamanı anlatan resimler, çizimler, tramvay biletleri, sözleşmeler, renkli olaylar, bazı semtlerin çocukluk fotoğrafları...
Bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesinin ve özel şirketlerin işlettiği otobüslerle ilgili en genel şikayet; klimalı, son model otobüslerin kalbur üstü semtlerde çalıştırılması; buna karşılık, Gazi Mahallesi, Küçükköy, Alibeyköy,
Sultanbeyli gibi varoşlara gözden düşmüş eski püskü otobüslerin gönderilmesi... Evet, en büyük şikayet bu. Çünkü ortada bir ayrımcılık, bir çifte standart var.
Kitaptan anlıyoruz ki, 120 yıldan bu yana ulaşımda çok şey değişmiş ama, bu çifte standart hiçbir zaman değişmemiş. 1880’lerde de, tramvay şirketi, arabaların en köhne, atların en zayıf ve yaşlı olanlarını, fakir fukaranın
yaşadığı Aksaray-Topkapı hattında işletiyormuş. Pera (Beyoğlu) gibi daha iyi semtlere de kullanışlı, görünüm itibariyle farklı arabalar, genç ve güçlü atlar...
Tabii bu, halkı derin düşüncelere sevk ediyor, kafalarında soru işaretleri oluşmasına neden oluyormuş. Eee, o zamanlar komünistlik de yok!
Kuzu bayramı Dönmeler, yılda bir kez kuzu eti yerler ve bunu da Dört Gönül Bayramı adı altında yaparlarmış.
M. Ertuğrul Düzdağ’ın kuzu bayramıyla ilgili kitabına aldığı bir anekdotu, daha doğrusu bir Dönmenin ifşaatını köşeme de konuk etmek istiyorum.
“Annem bana; Katiyyen kuzu eti yeme, senesinde ölürsün. Dönmelerden başka bir kadınla temas edersen mutlaka cehenneme gidersin. Bu ibadetler hakkında sakın Türklere bir şey söyleme. Türkler soğan gibidirler. Sen hiç acı
olmayan soğan gördün mü, derdi.
Halbuki Selanik’te Arnavutlar vardı. Gayet nefis kuzu pişirirlerdi. Çocukluk, imrenirdim. Nihayet gidip yemeye karar
verdim. Bir taraftan korkuyordum. O heyecanla yediğim kuzuyu unutamam. Zihnimde yer eden bu telkinler ile o sene hep ölümü bekledim. Ölmedim. Yine yedim. Yine ölmedim...” (sayfa 215)
İbrahim Tenekeci, e-mail: itenekeci@superposta.com ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ S A B E T A Y C I L A R
İspanyollar, topraklarından İslâmiyet’i silme çalışmalarına 1200’lü ilk yıllarda başladılar. 1492’ye gelindiğinde,
çalışmalar hedefe ulaşmıştı. Sıra, Yahudiler’e – Musevîler’e gelmişti. Bilindiği gibi; Yahudilik ırk, Musevîlik ise dindir. Ancak Yahudi ırkı ile Musevî dini özdeşleşmiştir. Birlikte anılırlar.
Yahudiler, 1490 ‘lı yıllara kadar İspanya’da altın çağlarını yaşadılar. Bu tarihlerde başlayan asimilâsyon, sindirme ve
göçe zorlama amaçlı baskılar, dayanılmaz hâle gelmişti. Yahudiler, Osmanlı Devleti’nden gelen dâveti kabul ederek 1492 yılında İspanya’yı terk etmeye başladılar.
Göçmenler: İstanbul, İzmir ve Selânik’e yerleştirildiler. Huzur dolu, sâkin bir hayat yaşıyorlardı.
İzmir’de, Kadifekale semtinin fakir Musevî ailelerinden oluşan alt kesimlerinde, l6 Eylül l626 tarihinde bir erkek çocuk
dünyaya geldi. Adını ‘Sabetay’ koydular. Aile soyadları ‘Sevi’ idi. Sabetay Sevi, din adamı olarak yetiştirildi. O, 39’uncu yaşının eşiğinde yoğun bir mistisizme saplandı. Toplumu kurtarabilecek ilâhi bir güce sahip olduğunu
söylemeye başladı. 31 Mayıs 1665 tarihinde Mesih olduğunu ilân etti.
Yahudi inancına göre Mesih (kurtarıcı), kendilerine bu günkü İsrail topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve
dünyanın dört bir yayına dağılmış olan Yahudiler’i bir araya toplayacaktır.
Sabetay Sevi, haham olarak sinagoglarda ateşli konuşmalar yapar. Taraftarlarının sayısı her gün artmaktadır.
Avrupa’dan Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında dalgalanmalar, kaynaşmalar olur. Heyecan kasırgası ile Yahudiliğin resmî tutumundan ayrı, yeni ve radikal bir akım
doğar. Bu akım, Hıristiyanlar arasında etkileşimlere, Müslümanlar arasında ise sert ve ciddî tartışmalara yol açmıştır.
İnsanlar, Sabetay Sevi’ye tapmaya, sinagoglardaki konuşmalarından sonra taşkınlıklar yapmaya başladılar. Kimse, neler olabileceğini kestiremiyordu. Taraftarlar: “Efendimiz, Türk’ü tahtından indirecek ve dünyayı 18 krallığa
bölecek.” Diyorlardı.
Sabetay Sevi, oluşmasına yol açtığı heyecan seline kapıldı. Taraftarlarıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin başşehri
İstanbul’a doğru yürüyüşe geçti. Bu olay üzerine Sevi tutuklandı ve yargılandı. Sultan Dördüncü Mehmet, çok uzun süren yargılamayı perde arkasından takip etti. Yargılama sonunda Sabetay Sevi’nin önüne iki seçenek kondu:
İddialarından vazgeçmezse öldürülecek, Müslümanlığı kabul ederse, hayatı bağışlanacaktır. Sevi: “Bu can bu bedende olduğu sürece Müslüman’ım.” Der, Aziz Mehmet Efendi adını alır. Taraftarlarının bazıları bu ihaneti
kabullenmez ve intihar ederler. Çoğunluk ise Müslümanlığı kabul eder.
Mesih, yâni kurtarıcı, kendisini kurtarabilmek için dinini değiştirmiştir. Bir müddet sonra da taraftarları arısındaki
intiharları durdurabilmek ve insanları kendisine çekebilmek için bir atraksiyon yapar: Cübbesinin içine bir kuş yerleştirerek topluluğunun huzuruna çıkar. Burada cübbesinin önünü açarak sakladığı kuşu uçurur. “Can bedenden
çıktı.” Diyerek, eski dinine döndüğünü îma eder.
Sabetay Sevi ve yandaşlarına, dinlerinden döndükleri için, ‘dönme’ veya ‘avdeti’ denilir. Fakat onlar, İslâmiyet’i
kabul ettiklerini söylemelerine, görünüşte Müslüman gibi hareket etmelerine rağmen, gerçekte Musevîliğe inanmaktadırlar. Bu durum, yetkililerin gözünden kaçmaz. 1676 yılında Arnavutluk’a sürgüne gönderilirler. Sabetay
Sevi aynı yıl Arnavutluk’ta ölür.
Sabetay Sevi’nin hayattaki iddiaları kadar ölümü de fırtınalara yol açtı. Ona inananlar, Mesih olarak Müslüman
olduğunu fakat Musevî olarak gökyüzüne uçtuğunu söyleyip, günün birinde tekrar dünyaya döneceğine ve bütün Yahudiler’i kurtaracağına inanırlar. Bu inançlarını korumak ve yaymak için teşkilâtlanırlar. Gizli, içine kapanık bir
cemaat olarak Mesih’lerini beklemektedirler. Sabetaycılar, daha sonra Selânik’e yerleşirler. ‘Selânik Dönmesi’ isimlendirmesi böylece oluşur. Oradan da 1924 yılında topluca İstanbul’a gelirler.
TOPLUMUMUZDAKİ KONUMLARI Sabetaycılar’ın; Mesih’lerini beklemeleri, çoğunluğu muhafazakâr olan insanlarımız için bir problem oluşturmuyor.
Ancak kendilerini gizleyen Sabetaycılar’ın sıkıntıları var. Birincisi, kendi aralarında üç ana gruba ayrılmış durumdalar: 1- Yâkubiler, 2- Kapancılar, 3- Karakaşlar
. Her grubun alt kolları var. Gruplar ve kollar arasında çetin bir mücadele yaşanıyor. Asıl mücadele ise, Sabetaycılar ile Musevîler arasındadır. Sabetaycılar, Müslüman gibi
yaşamalarına rağmen Müslüman değiller. İbadetlerini sinagoglarda yapmak istiyorlar. Musevîler ise, Müslüman gibi yaşadıklarından ve Musevîliğin gerekli ritüellerini yerine getirmediklerinden onları Musevî saymıyorlar ve
ibadethanelerine kabul etmiyorlar, birlikte dua etmeyi reddediyorlar. Aralarındaki bu çekişmelerin oluşturduğu huzursuzluk, toplumumuzu olumsuz olarak etkiliyor. Hele bir de Türk vatandaşı olmaları sebebiyle, İsrail hükümeti
nezdinde haklarının aranıp verilmesini devletimizden istemiyorlar mı ?... Anlaşmazlıklar böylece milletlerarası boyutlara ulaştırılıyor. Yarın neler olabileceğini kestirmek mümkün değil.
Sabetaycılar gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet döneminde asimilâsyonist baskılar (!) altında bulunduklarını iddia
ediyorlar. Fakat bu nasıl bir baskı ise, her iki dönemde paşalık, vezirlik, baş vezirlik, genel müdürlük, milletvekilliği ve
bakanlık gibi devletin çok önemli makamlarına gelebiliyorlar. İş hayatında, sanat ve basın alanında bir numara olabilenler var.
Sabetaycılar’ın, insanlarımıza ters gelen davranışları şöylece sıralanabilir: -Sabetay Sevi’ye tapanlar olmuş. Kendisine ‘Allah’lık izafe edilmiş. İtiraz etmemiş. Müslüman Türk halkının anlayışına
göre bu sapkınlıktır. -Devlete karşı ayaklanmış, yürüyüşe geçmiş. Bu hareket anarşi ve terördür. -Sabetaycılar, “Salt mantık açısından bakıldığında, Sabetay Sevi öğretilerinin kavranamayacağını” söylüyorlar. Akla
ve mantığa uygun olmayan bir felsefe ciddiye alınamaz. -Sabetaycılar, 300 yıllık kültürlerini gizlice yaşamaktan şikâyetçiler. Türkiye’de, 4000 yıllık kültürlerini yaşamak ve
yaşatmak isteyenler var. Onları fundamentalist ve çağ dışı olmakla suçluyorlar. -İstekleri, Devletimiz tarafından karşılanmadığı için “Türkiye bu gün, Osmanlı Devleti’nin çok gerisindedir. Bu şartlar
altında hiç kimse, Türkiye’ nin Avrupalı sayılmamasından gocunmamalıdır.” Diyorlar. Bu davranışlar, milletimize haksızlıktır.
AZINLIĞIN ÇOĞUNLUĞA DAYATMASI Türkiye’deki akl-ı selim sahipleri, Sabetaycılar’a, ‘Ya sev, ya da git’ demiyor. Yukarıda bir kısmı özetlenen
olumsuzluklara rağmen Sabetaycılar, kültürümüzün alt zenginliklerini oluşturan bir grup olarak saygın insanlar halinde aramızda yaşama hakkına sahipler. Kimse varlıklarından rahatsız olmaz. Saygınlığın devamını güçleştiren
davranışlar, Sabetaycılar’dan geliyor.
-Milliyetçi ve muhafazakâr aydınlarımıza batıcı bir hayat tarzını dayatıyorlar. Millî ve manevî değerlere önem
vermeyen kozmopolit insanlar olarak tanınıyorlar. Kendilerinin bu şekilde tanımlanmasından rahatsız olmadıklarını açıkça belirtiyorlar.
-“Elhamdülillah Müslüman’ım” Diyorlar. Fakat değiller. Bu durum, onlar için sadece bir dinî tercih olarak kalsa, kimsenin bir diyeceği olmaz. Olması gerekenin bu olduğunu söylemeleri insanı tedirgin ediyor.
-Sağ-sol, lâik-dindar, Alevî-Sünni ve Türk-Kürt sürtüşmelerinde gizliden gizliye kışkırtıcı roller üstlendikleri sezinleniyor. -Kimlik bunalımı içerisinde olmaları sebebiyle yaşadıkları huzursuzluk, giderek topluma yayılıyor.
Sabetay Sevi, kendi cemaatine; “Benzet, fakat benzeme !” emrini vermişti. Onlar, bu emir gereği, kendilerini
Müslüman’a benzetiyorlar. Türkiye’de Türk ve Müslüman olduklarını söylüyorlar. Milletlerarası platformlarda ise, Yahudi – Musevî olduklarını iddia ediyorlar. Bu iki yönlü söylem, Müslüman-Türk imajımızı zedeliyor.
Kendilerini samimiyetle ortaya koyanlar, hoşgörü ile karşılanabilir. Çifte kimliği benimseyenler de... Onlar değişmeseler de olur. Fakat içerisinde bulundukları toplumu değiştirmeye çalışmaları hoş karşılanmıyor.
Yine de onlar, çifte kimlikleri ve çifte standartları ile alt kültürümüze ayrı bir renk katıyorlar. Tatlı tonlarda olmasa bile...
OĞUZ ÇETİNOĞLU ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ Bilhassa Türkçü dergilerde yazan Oğuz Çetinoğlu ismine bir başka yerde daha tesadüf ettim; Terakki Vakfı Okulları
Mezunları Listesinde. Oğuz Çetinoğlu oğlu 1969 Karabük doğumlu Alper Turan Çetinoğlu 1986/87 Terakki Lisesi Edebiyat Bölümünden mezun olmuş. Oğlunun adı babasının fikriyatıyla mütenasip ama bu Oğuz Çetinoğlu yukarıdaki
makalenin muharririyle nasıl aynı şahıs olabilir, onu bilemiyorum.
http://www.terakki.org.tr/mezunlar/8687.htm  |