TUFAN TÜRENÇ:
Haberin hamalı
CEMAL A. KALYONCU
AKSİYON: 1 Aralık 2001 / Sayı: 365

TUFAN TÜRENÇ

Mesleğe stajyer olarak başlayalı iki yıl olmasına rağmen 1970 yılında bir albay vasıtasıyla MİT'ten ajanlık teklifi alan subay toruu gazeteci Tufan Türenç, Rumelili bir aileye mensuptur

"Sanırım 1970 yılı başlarıydı. Bir gün kapıda görevli hanım, iki konuğum olduğunu bildirdi. İsim sordum. Gelen bizim sokakta oturan ve MİT'e çalıştığını duyduğum emekli bir albaydı. (...) Önce uzun uzun ailemi ve beni çok iyi tanıdığını, ne kadar dürüst, yurtsever bir insan olduğumu bildiğini filan anlattı.

Sonra da lafı dolaştırmadan, aklımda kaldığı kadarıyla şöyle dedi: 'Ben MİT Trakya istihbarat sorumlusuyum. Senden bize yardımcı olmanı istiyoruz.'

Sözlerin sahibi gazeteci Tufan Türenç'tir. Türenç, o tarihte Milliyet gazetesine stajyer olarak gireli iki yıl olmuş ve ilk imzalı haberi de yine o yıl yayınlanmıştır. Yani daha ismen tanınmış bir gazeteci değildir. Yanına gelen albay, kendisinin de söylediği gibi ailesini tanıdığından dolayı bu teklifi yapmıştır ona.

Dikbaşlı bir mizaca sahip olduğu için askeriyeden erken emekli olmak durumunda kalan Hasan Fehmi-Nuriye çiftinin torunu olan Tufan Türenç'in babası ise Kilis, Urfa, Siverek, Hilvan, daha sonra Afyon olmak üzere Anadolu'nun bir çok yerinde hizmet etmiş doktor Niyazi Türenç'tir. Niyazi Bey, özellikle Anadolu'da o yıllarda yaygın olan yüzlerce sıtma ve trahom hastasını tedavi etmiş birisidir.

Tufan Türenç'in ailesi aslında Bulgaristan Tırnovalı'dır: "Tırnova'ya da Konya civarından göç edilmiş. 1400-500'lerde zannediyorum, Osmanlı ordusu Avrupa'ya sefere gittiğinde arkasını sağlama alabilmek için Bulgaristan'ın kuzeyindeki Deliormanlar ile güneyindeki Rodop Dağları'nın arasındaki vadiye yerleştirmiştir onları." Türenç'in dedeleri de yaklaşık 400 yıl boyunca Deliormanlar adı verilen bu civara yerleşir. Deliormanlar, pehlivanları ile ünlü bir yerdir. Türenç'in dedesinin babası İbrahim Bey de pehlivan olarak tanınmaktadır burada: "İbrahim pehlivan derlermiş ona. Çok ünlü bir pehlivanmış. Hatta Sultan Abdülaziz de pehlivan zaten, onu saraya çağırmış güreşmesi için. Gitmek üzere iken vazgeçirmişler." Ailenin Rumeli'den göçü ise 1800'lerin sonuna doğru gerçekleşecektir. Yeni ikamet yerleri ise Bursa Karacabey olacaktır.

Dede Hasan Fehmi Bey, askeriyeden ayrıldıktan sonra tek erkek çocuğu (diğer çocuğu Firdevs Hanım'dır) olan Tufan Türenç'in de babası Niyazi'yi önce Işıklar Askeri Lisesi'ne yazdırır. Fakat gözlerindeki bozukluk asker olmasına engel olduğundan o da Pertevniyal Lisesi'ne, ardından da tıbbiyeye girer. Hasan Fehmi, 1941 yılında da evlenir. Kırım muhaciri olarak Bursa Akçalar Köyü'ne yerleşen yol mühendisi Arif Hikmet Bey ile Nazmiye Hanım'ın iki çocuğundan biri olan Necdet Hanım'la birleştirir hayatını. Çiftin diğer çocuğu Etyopya ve Nijerya'da büyükelçilik, daha sonra da Dışişleri Bakanlığı Protokol Genel Müdürlüğü yapmış Zeki Yemen'dir.

Niyazi-Necdet Türenç ise üç çocuk getirir dünyaya. Nuri Munis adlı bir elektrik muhendisi ile evli (Amerika'da yaşamaktadırlar) Tanju Hanım'dan sonra ve makine mühendisi Hasan Genç'le evli Gül Hanım'dan önce 1945 yılında Tufan doğduğunda aile Bursa/Yenişehir'de ikamet etmektedir. Tufan bir yaşında iken baba Niyazi Türenç ihtisas için İstanbul'un yolunu tutar. Beş yaşına kadarki çocukluk dönemini İstanbul Aksaray'da, sinema sanatçısı Metin Akpınar gibi arkadaşlarıyla aynı mahallede geçiren Tufan'ın babası 1950 senesinde Afyon'a tayin edilir. Eğitimine Afyon Dumlupınar İlkokulu'nda başlayan Tufan'ın, özellikle annesinin tercihi ile kolejde okumasına karar verilir. Böylece imtihanını kazandığı Saint Benoit'ta yatılı okur: "Saint Benoit, bir papaz okuludur. Saint Benoit okulu vardır Paris'te. Bu, onların vakfiyesi olarak kurulmuş zamanında."

Saint Benoit ekolünden

- Bunlar misyoner okullarıdır. Neler hatırlıyorsunuz o okuldan?

"O zamanlar misyonerlik amacıyla kurulmuş tabii ama sonra misyonerlik şeyi kalmamış. Bizim zamanımızda öyle bir şey yoktu ama öğretmenler papazdı. İstanbul'un çeşitli Katolik kiliselerinde görev yaparlardı, aynı zamanda. Diyebilirim ki benim bütün kültür altyapım Saint Benoit'tir. Orada müthiş bir ahlak ve terbiye verdiler bize." Türenç, sinema sanatçısı Halit Akçatepe, gazeteci Melih Aşık, eski pop şarkıcısı Özkan Kaynak gibi tanınmış kişilerle aynı dönemde okur burada. 1964'te mezun olan Tufan Türenç, siyasal bilgileri kazanır: "Babam enteresan bir adamdı. 'Oğlum, sen sakin yapılı bir karaktere sahipsin fakat haksızlığa uğradığında da senden beklenmeyen tepkiler gösteriyorsun. Onun için senin kararterine uymaz, sen memur olma' dedi." Tufan, bunun üzerine Nişantaşı'ndaki özel eczacılık okuluna kayıt yaptırır. Burada ancak bir yıl okuyabilen Türenç, birden gazeteci olmaya karar verir: "Ortaokulda iken iyi gazete okuyordum. Akis ve Kim gibi dergileri okurdum ama kafamda gazeteci olmak fikri hiç yoktu." Türenç, o zaman Fındıkzade'de olan Gazetecilik Yüksek Okulu'na girer. Babası Niyazi Bey de Taksim İlkyardım Hastanesi'nde başhekim muavinidir. Başhekim ise, Galatasaray'ın meşhur başkanlarından Ali Tanrıyar: "Ali Bey Abdi İpekçi ile çok iyi tanışıyordu." Tanrıyar'ın aracı olması ile Tufan Türenç, henüz 1968'de girdiği gazetecilik okulunun birinci sınıfında Milliyet gazetesinde stajyer olarak çalışmaya başlar: "Bizim zamanımızda şimdi olduğu gibi kolay gazeteci olunmuyordu. Stajyer girmek bile çok büyük bir olaydı. 1968'de girdim ve beş sene parasız çalıştım. İlk imzalı yazım da 1970'te çıktı." Türenç'in ilk haberi, o zaman Türkiye'ye gelen ünlü bir İtalyan aktörle Turizm Bakanlığı'nın gözetiminde Sait Halim Paşa Yalısı'nda açılan Türkiye'nin ilk kumarhanesinde ne kadar para kazanıp ne kadar kaybettiği üzerine yapılmış bir röportajdır.

"1973 yılıydı. Lakabı Deli olan İpekçi'nin yardımcısı Turan Aytul vardı. Onunla Taksim Sıraselviler'de bir barda kafayı çekiyoruz. O, sarhoşken bana 'Seni yazıişlerine alalım' dedi." Türenç, böylece çok kısa bir zaman sonra, sayfanın çiziminden haberlerin seçimine kadar bir çok işi yürüten yazıişleri kadrosunda çalışmaya başlar: "Benim meslek hayatım daha çok hamallıkla geçti. Yaziişlerinde bütün haberler senin elinden geçiyor ama bana göre gazetecilik -zordur ama- muhabirliktir."

Tufan Türenç, çok uzun yıllar Milliyet'te çalışır. Milliyet'in yazıişleri kadrosunda Turan Aytul ve Doğan Heper'den sonra üçüncü adamlığa kadar yükselir. Türenç, 1986'da, Trabzonspor'un eski başkanlarından iş adamı Mehmet Ali Yılmaz'ın sahibi olduğu Güneş'e transfer olana kadar Milliyet'te, haberlere konan ambargolarıyla ünlü iki zor darbe dönemi geçirir: "12 Eylül diğerlerine göre daha baskındı. Mesela bir telefon gelirdi. '- Ben Ahmet bilmem ne...' "- Buyurun astsubayım." '- Bilmem ne bilmem ne haberi yasak, fotoğraf da kullanılmayacak.' Tak diye telefonu kapatır herif. Yahu sen kimsin? Acaba söylediğin o kişi misin değil misin? Ara teyit et bakalım var mı böyle bir kişi? Telefon açardık, karşıdaki '- Var kardeşim var. Siz denileni yapın' derdi. Tabii demokratik ülkelerde olmaması gereken şeylerdir bunlar ama, Türkiye'de demokrasi oturmadığı için bu tip ara dönemler yaşanıyor."

'Elinde silahı olanla tartışmam'

- Peki, en yakın tarihte 28 Şubat örneğini yaşadığımız bu gibi dönemlerde gazete sahipleri veya gazeteciler nasıl bir duruş sergilemeli?

"İsmet İnönü'nün bir lafı vardır, hiç unutmam onu. İnönü derdi ki 'Ben elinde silah olan adamla tartışmam. Çünkü elinde silah olan adam kafadan galip.' Ara rejim bu. Ara rejimin kahramanlığı yok ki... Adam geliyor kapatabiliyor. Mahkemesi yok, itirazı yok, bilmem nesi yok. Hukuk o sırada işlemiyor."

Tufan Türenç, 18 ay boyunca Güneş'te çalıştıktan sonra 1988 yılında Çetin Emeç'in başında bulunduğu Hürriyet'ten teklif alır. Burada da yazıişleri kadrosunda çalışan Türenç, o yıldan bu yana Hürriyet'te sürdürmektedir çalışma hayatını. (Türenç, Hürriyet gazetesinde halen üç yazıişleri müdüründen biridir.) Yani, mutfakta yer alarak gazetenin şekillenmesinde günahıyla sevabıyla onun da payı vardır.

- Okuru yönlendirme ve manipülasyonlara sebep olduğunuzu düşündünüz mü hiç?

"Kişisel olarak elimden geldiğince mesleğin ilkelerine sadık kalmaya çalışıyorum. Ama ülkedeki genel yozlaşmadan kendini tam olarak soyutlamanın imkanı imkanı da yok."

1992 yılından itibaren köşe yazarlığı da yapan Tufan Türenç, askerliğini ise 12 Mart sanıklarının hapsedildiği Selimiye (1. Ordu Komutanlığı Muhafız Bölüğü) Kışlası'nda yapar. Türenç, 1978 yılında da hayatını yine gazeteci olan Pınar Türenç'le birleştirir. ANAP Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesi olan, Bahri ve Zerrin Pehlivanoğlu'nun kızları Pınar Hanım, ANAP eski Milletvekili Şadi Pehlivanoğlu (Pınar Hanım'ın amcasıdır) ile onun oğlu Selçuk Pehlivanoğlu'nun da mensubu bulunduğu Rizeli Pehlivanoğlu ailesindendir. Tufan Türenç de eşi gibi siyasete girer, CHP'den siyasete girer ama Doğan Medya Grubu'nun almış olduğu ilke kararı çerçevesinde tercihini gazetecilikten yana kullandığından siyasetten uzaklaşır.

'Çamuru özledim'

Çocuğu bulunmayan, Gazeteciler Cemiyeti, Büyük Kulüp ve Fenerbahçe Kongre üyesi olan Tufan Türenç, her şeye rağmen Türkiye'den başka bir yerde de yaşamak istememektedir: "2,5 ay Londra'da kaldım. Türkiye'yi ne kadar özledim biliyor musunuz? Garip şeyleri de özlüyor insan. Çamuru özledim mesela. Türk ekmeğini, köfte-piyazı, düzensizliği özledim mesela. Senden daha iyi gelir düzeyleri var ama hayatları yalnız adamların. Özelliklerimizi, gelenek ve göreneklerimizi bozmamamız lazım. Bunlar uygar olmaya engel şeyler değil."

Bu arada, Tufan Türenç'in 2000 yılında Hürriyet'teki köşesinde MİT'ten ajanlık teklifi aldığına dair yazmış olduğu ve bir bölümünü girişte aktardığım yazısının devamını merak edenleri daha fazla merakta bırakmamak için ilgili bölümü de buraya not düşüyorum: "...albayın suratı asıldı, yardımcısına öfkeli öfkeli 'Hadi kalkalım' deyip allahaısmarladık bile demeden gittiler.

Ismarladığım çaya da teşekkür etmediler. Albayı da bir daha görmedim.

Başımdan geçen bu olay (MİT Müsteşarı Şenkal) Atasagun'un (MİT'in basında ajan kullanmadığı) açıklamalarının gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmadığını gösteriyor."                                                                      
 
Çölaşan ve Davut Yıldızı ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Emin Çölasan

Necdet Menzir, karakol basıp (Manisa vd) şov yapan bir emniyet müdürüydü ve emekli olmuştu, emekliliğinde de Cavit Çağlar’ın korumalığını yapıyor ve polisle işlerini hallediyordu; 1991 seçimlerinde Demirel ve aile fotoğrafı üyesi Selanikli Cavit Çağlar iktidara gelince, Menzir İstanbul Emniyet Müdürü oldu ve İstanbul sokaklarında oluk oluk devrimci kanı akmaya başladı. Menzir'e çok desteği verenlerden biri de Umur Talu’nun sorumlu olduğu Milliyet’ti.

 


Mehmet Ali Bayar için Sabetaycı yazılmasına tepki gösterip, bunların uydurma şeyler olduğunu söyleyen Çölaşan, "bunlar sonunda Celal Bayar'ı da Yahudi yaparlar" diye aklınca alay ediyordu. Şıracının şahidi bozacıydı. 1991 Seçimleri öncesinde Emin Çölaşan, oyunu DYP’ye vereceğini ilan edip, okuyucuları da DYP’yi desteklemeye çağırdı. Hüsamettin Cindoruk’uk kuzeni, Devlet Meteoroloji İşleri eski Genel Müdürü Umran Çölaşan’ın oğlu, Menderes ‘in bakanlarından 33.dereceden mason Refik Şevket İnce’nin de torunu (annesinin babası) olan Çölaşan, Necdet Menzir’in cinayetleri sırasında en büyük desteği verenlerdendi ve Menzir’i can siparane savunuyordu ve cinayetler esnasında Demirel, cinayetlere tepki gösterenlere aynen şöyle dedi : Polisin elini soğutmayın !

Ünlü kafatasçı ırkçı H. Nihal Atsız’ın avukatlığını yapan kişi de Refik Şevket İnce’nin kardeşidir yani Çölaşan’ın dedesinin kardeşi.

Karısı Tansu Hanım’ın Danıştay 2. Daire Başkanlığı’na (Belediye ile ilgili davalara bakar) atanması için, dönemin adalet bakanına "ricada" bulunduğunu da kabul eden Çölaşan, birden Cavit Çağlar’ın NTV’sinde, Mehmet Barlas’ın iddiasına göre astronomik paralarla, program yapmaya başladı ve elbette Çağlar neyi soymuş, kimi soymuş yazmadı. Nergis Tv bugün de NTV adıyla devam ediyor, sahibi de Selanikli Ayhan Şahenk’in şirketi Doğuş. Ayhan Şahenk Vakfı’nın amblemi David Magen yani Süleyman’ın mührü yani İsrail’in bayrağındaki altı köşeli yıldız.

Bu altı köşeli yıldızın da ne olduğunu, nasıl seçildiğini yazayım.

Selanik Anadolu’dan Avrupa’ya ticaretin güzergahının (kuşkusuz tersinin de) başıydı ve dönemin esas ticari yolu Selanik-Viyana—Hamburg- Londra’ydı. Bu da Selanik ile Viyana’yı birbirine bağlayan unsurdu ve Selanik’teki bazı Yahudi tüccarlar Viyana'ya yerleşmiş ve böylece iki şehir arasında güçlü bir akrabalık bağı da oluşmuş. Siyonizmin babası ve ilk kongrenin de toplayıcısı Tehdor Herzl Viyana’lıydı zaten dönemin en büyük zengini Rotschiller de hem Herzl ile hem de Selanik’le çok yakın ilişki içindedir. Viyana ile ilişkili Türkiyeliler başlıbaşına bir araştırma konusudur. Sabetaycı olduğu bilinen Nermin Abadan Unat Viyana doğumludur. Bülbülderesi'ne gömülen Azra Erhat Viyana'da okumuştur.

"Rothschild'ar ve Rockefeller'lar Güney Afrika devlet başkanı Nelson Mandela'nın en önemli mali destekçileri. (...) Bu arada İngiltere eski Maliye Bakanı Norman Larount'un bir ticaret bankası olan N. M. Rothscilhd'de müdürlük yaptğını öğreniyoruz.
Emma de Rothschild yakın akrabası Charlotte de Rothschild, Frankkfurt'ta bir konser ve sergiyle ailesinin muhteşem resim koleksiyonun sergilediği sırada gizli Bilderberg grubunun İsviçre'deki yıllık toplantısına davet edilmişti. (...)
10.000 Ünlü farmason isimli referans kitabında, hanedanın kurucusu Meyer Armschel Rothschild ve Oğlu James Meyer Rothschild'ın (1792-1868) adları geçiyor. James, Fransa Yüksek Kurulu'nun 33. dereceden mason üyesi olarak tanımlanıyor. Meyer'in başka bir oğlu Nathan da listede yer alıyor. (...) Araştırmalarım, İlluminati İç Çemberinde en azından dört Rothscild'ın etkin olduğunu gösteriyor." (Texe Marrs, İlluminati, s.60-63)

İsrail’in amblemi olan David Magen, Davut Yıldızı bu ailenin isteği üzerine seçilmiş. Bu yıldız, bu amblem, Kral David’in kalkanında bulunuyormuş. Kral David’in kalkanının rengi kırmızı yani Rothschild ismi buradan geliyor.

"Para zamanımızın Tanrı'sı ve Rothschild de onun peygamberi" (Heinrich Heine)

"...savcının ölüm cezasını istemesinden sonra bir çok mali kuruluş ve Rothschild ailesi cezanın hafifletilmesi için çalıştı..." (Zürcher, Milli Mücadelede İttihatçılık, s.218)

Zürcher, İzmir Suikastı davasını anlatırken, özellikle Cavit Bey için yapılan girişimlerden bahsederken bunu yazmış.

Emin Çölaşan’nın halasının oğlu Hüsamettin Cindoruk, İzmir doğumlu ve İzmirli. Kardeşlerinin ismi Emine Günsel ve İbrahim Sadi. Hüsamettin Cindoruk, Menderes ve Zorlu’yla asılan Hasan Polatkan’ın baldızının kızı Kadriye Dilek Çiftkurt’la evlenmiş. Dilek Hanım, kolejden Tansu Çiller’in sınıf arkadaşı.
                                                                                                                                  

Gokyuzu


‘Efendi’       (Minik kuş nasıl olup da bugüne kadar Emil Çölajanı’na sabataycılıktan haber vermemiş acaba? WM)
 
ELİMDE bir kitap. Gazeteci arkadaşımız Soner Yalçın yazmış. ‘EFENDİ. Beyaz Türklerin Büyük Sırrı.’ (Doğan Kitap.) Soner’i daha önceki Bay Pipo, Reis, Ersever’in İtirafları, Teşkilatın İki Silahşoru gibi kitaplarından tanıyoruz.

Kimdir bu kitapta anlatılan Beyaz Türkler? 1400 ve 1500’lü yıllarda özellikle İspanya’da baskı ve işkenceden kaçıp Osmanlı’ya sığınan, toprağımızı vatan sayan ve yüzyıllar boyu özgürce yaşayan Yahudiler!

Bir bölümü bu süreçte dillerini, dinlerini, kültürlerini koruyor. Ancak pek çoğu zamanla Müslüman oluyor. Onlara Sabetaycı, başka bir deyişle ‘dönme’ deniliyor. İçlerinde kimler yok ki! Hangi akrabalık ilişkileri kurulmamış ki!..

İnsan okudukça şaşırıyor, ‘vay be’ diyor.
Vatana hizmet edenler, vatan uğruna can verenler, Atatürk’e suikast girişiminde bulunup idam edilenler, geçmişin ünlü belediye başkanları, gazeteciler, sporcular, siyaset sonrası idam edilenler, büyük işadamları, sanayiciler...

Kitapta ismini çok iyi bildiğimiz yüzlerce ünlü isim geçiyor. Bunların yakınlık, akrabalık ilişkileri Sabetaycılık açısından irdeleniyor, ya da sorular soruluyor. İnsan okudukça şaşırıyor.

Soner Yalçın kitabını 1875 yılından başlatmış. O yılların dönme olduğu kitaptan anlaşılan İzmir Belediye Başkanı, kentin en büyük zenginlerinden Evliyazade Hacı Mehmet Efendi. Ortağı, şimdi Koç ailesinin dünürü olan Giraud ailesi. İttihat Terakki döneminde oğul Evliyazade Refik belediye başkanı yapılıyor.

Mehmet Efendi’nin kızı Naciye Hanım. Onun kızı Berin Hanım sonraki yıllarda Adnan Menderes’le evleniyor.
Sabetaycı olduğu kitapta öne sürülen ailenin damatları çok ilginç.

Ünlü İttihatçı Dr. Nazım, 1926 yılında İzmir’de Atatürk’e düzenlenen suikast sonucu idam ediliyor. O sırada bir başka damat ise Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras. Öteki damatlar, yaşamları yine idam sehpasında sona eren Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu.
Peki onlar da Sabetaycı mı? Yani önce Yahudi iken sonra Müslümanlığı benimsemiş dönme mi?

Soner Yalçın bu sorulardan bir bölümüne evet veya hayır yanıtı vermiyor. Kitapta olayları anlatıyor ve kararı size bırakıyor. Ancak bütün bu aşamada karşımıza ilginç isimler çıkıyor. Hasan Tahsin, Halide Edip Adıvar, Osman Kibar, Abdi İpekçi... İzmir’i işgal eden Yunan ordusuna ilk kurşunu atıp oracıkta şehit edilen gazeteci Hasan Tahsin’in, İstanbul’da Bülbülderesi Mezarlığı’nda bir büstü var. Bu mezarlığa dönmeler gömülüyor. Halide Edip Adıvar’ın dönme olduğu, kitabı okuyunca ortaya çıkıyor.

Bu ilginç hadiseleri, bu kitabı niçin yazdığını dün Soner Yalçın’a sordum. Şöyle yanıtladı:
‘Sabetaycı meselesi konuya sadece ve sadece din açısından bakan siyasal İslamcılara bırakılmayacak kadar önemlidir. Sabetaycı meselesi bizim tarihimizdir. Onu yok sayarak, üzerini örterek, onlara leke sürmeye kalkışarak tarih yazamayız. Aksi takdirde tarihimizi yanlış yönlendirmiş oluruz.’

Doğru söylüyordu. Osmanlı ve Türkiye’nin aydınlanmasında büyük emeği geçen, Osmanlı’nın çöküş döneminde kelle koltukta savaş veren, ulusal kurtuluş mücadelemize bire bir katılan, ulusal sanayinin kurulması için çaba harcayan bu insanlara saygı göstermek zorundayız.

Onlar Osmanlı’da var, Cumhuriyet kadrolarında var. Hem de her alanda. Ülkeleri için büyük ve önemli işler yapmışlar. Elbette hataları-sevapları olmuş. İçlerinden -her kesimde olduğu gibi- iyiler ve kötüler çıkmış.

Soner Yalçın çok araştırmış, gerçekten ilginç bir kitap yazmış. Dün borsada oynayıp kazanan, araba sevdası peşinde koşan Osmanlı aydını ile günümüzde ver-kurtul diye bağıran Türk aydını arasında hiçbir fark olmadığını ibretle görüyorsunuz. Taaa Osmanlı döneminden bu yana pek çoğu ‘örtülü’ kalmış isimler önünüzden sırayla geçiyor, inanılmaz ilişkiler sergileniyor ve pek çoğunda karar okuyucuya bırakılıyor.

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi İzmir’de Evliyazade ailesinin ekseni çevresinde, ama çok geniş boyutlarıyla anlatılıyor. Kitabı okurken ülkemizin bir dönemini de öğrenmiş oluyorsunuz.
‘Efendi’ çok okunacak, çok tartışılacak bir kitap.

Emin ÇÖLAŞAN, Hürriyet, 24.04.2004