 |
Gani Gönüllü ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
LÂİKLİK VE SABETAYCILIK
Laiklik
ilkesi şüphesiz çağdaş ve demokratik devletin vazgeçemeyeceği bir ilkedir. Din ve inanç hürriyetini teminat altına alan; devletin dine, dinin de devlete müdahale etmemesini sağlayan bir ilke olarak laiklik, inanç sahibinin
inancını rahatça yaşaması için gerekli ortamı da oluşturur. Laikçilik ise, laiklik ilkesinin taraftarlarınca istismar edilmesi ile ortaya çıkan
köktenci bir anlayıştır. Laiklik adına, bu ilkenin teminat altına alması gereken "din ve vicdan hürriyeti"ni zedeleyen bir anlayışın ortaya çıkması, "laikçilik" kavramını doğurdu. Laiklik adına yapılan bütün
olumsuz uygulamalar ve baskılar, laikçilik kavramının içerisinde mütalaa edilmiştir. Sabetaycılık ise, İzmir'li bir Yahudi hahamı olan Sabetay Sevi'nin kendini "Mesih" ilan ederek ve Ortodoks Musevilikten ayrılarak
kurduğu mistik (kabalist) bir dini cemaattir. Uzun yıllar boyu dış görünüşte Müslüman, içte ise Sabetaycı Yahudi inancına sahip olarak yaşayan ve Sabetaycı olmayanlarla evlenmeyen bu grup, Cumhuriyet döneminde kapalı cemaat
yapısından kurtularak toplum içine karışmıştır. Peki şimdi durup dururken, Sabetaycılıkla, laiklik ve laikçiliği neden ele alıyoruz? Buna sebep olan şey, Prof. İlber Ortaylı'nın 25 Temmuz 2000 tarihli Hürriyet'te yayınlanan
bazı ifadeleridir. Ortaylı'nın, Tiryaki Dergisi'nin Mayıs 1998 tarihli sayısında yayınlanan yazısından alındığı belirtilen bu ifadeleri, Sabetaycıların Yahudiliğe dönmesi için mücadele veren Sabetaycı Ilgaz Zorlu'yu konu alan
haberde geçiyor. Ortaylı'nın sözlerine geçmeden, hafızalarınızı tazeleyerek, Sabetaycılık hakkında kısaca bilgi vermek istiyoruz.
Sabetaycılık Nasıl Ortaya Çıktı? 1626 Yılında İzmir'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Sabetay Sevi, 1665 yılında kendisinin
Tevrat'ta beyan edilen ve dünyaya gelip "vadedilen topraklar" da Yahudiliği tekrar hakim kılacak olan Mesih (kurtarıcı) olduğunu iddia etti. Bir din adamı olan Sevi'yi Yahudi din adamlarından çoğu “hain” ilan ederken,
başka bazıları da destekleyince, önemli bir Yahudi kitlesi onun arkasına takıldı. Devletlerinin de olmamasının acısıyla, Yahudilerden önemli bir grup, devlet kurma amacına giden yolda ve Siyonizmi ortaya çıkaracak süreçte onu
desteklediler. İzmir ve Kudüs'teki Yahudi önde gelenleri Sevi'yi desteklemedikleri gibi, onu dinlerini bozan bir düzenbaz olarak gördüler ve Osmanlı Sarayına şikayet ettiler. Çoğulcu yapısı sebebiyle, o zamana kadar bu işin
üzerinde durmayan Osmanlı Devleti, tebaası olan bir büyük din mensuplarının dinlerinin korunması talepleri karşısında kayıtsız kalamadı. Sevi'yi Saraya çağıran zamanın Sadrazamı, hayatı ile iddiaları arasında bir seçim
yapmasını istedi. Sevi, hayatı yönünde seçim yapmakla kalmadı, Müslüman oldu ve Aziz Mehmet adıyla maaşa bağlandı. Ancak bu, görünüşteki bir Müslümanlıktır. Taraftarlarına göre; "Bu can bu bedenden çıkmadıkça"
diyerek Müslüman olan Sevi, kapıdan dışarı çıkar çıkmaz, bedeninden bir kuşun uçup gitmesiyle verdiği sözden azade olur. "Can bedenden çıktığı" için artık bu söze sadık kalması gerekmez. Böylece Sevi ve onun takipçisi
olarak daha sonra Selanik'e yerleşen 200 kadar aile, dış görünüşte Müslüman, kendi aralarında ise Sabetaycı Yahudi kalmaya devam ettiler. Selanik'teki Mason Locasında ve İttihat Terakki içinde etkili bir role sahip olan
Sabetaycılar, tamamen Müslüman ismi almakta ve kendilerini her bakımdan "şüphe edilmeyecek ölçüde" Müslüman göstermekteydiler. Ancak, gizli inançlarının devamı için sadece kendi aralarında evlenmişlerdir. İttihat
Terakki'nin dayandığı üç grup olan; Mason Locası, Tarikatlar ve Ordu içinde en etkili olanlardan Masonlar arasında Sabetaycılar çoğunluktaydı. Osmanlı'nın son döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de Sabetaycıların
toplum ve devlet üzerindeki ağırlığı devam etmiştir. Bir çok önemli tarihi olayın içinde bulunmuş olan bu cemaat, 1924 yılında Yunanistan'la yapılan mübadele ile Türkiye'ye gelerek daha çok İstanbul'un Şişli ve Nişantaşı
semtlerine yerleşmiştir.
Sabetaycılarda Kökten Laikçilik Şimdi gelelim, bu yazıyı yazmamıza vesile olan Prof. İlber Ortaylı'nın sözlerine... Hürriyetten aynen naklediyoruz; "Herhalde son yetmiş yılın laik gelişmeleri ve kent
kültürü içinde Sabetaycılık laik ideoloji, fakat daha çok laik hayat tarzı içinde erimiştir. Üstelik laisizmin en ateşli öncüleri ve uygulayıcısı da bu grup olmuştur." Türkiye'deki laiklik uygulamaları, zaman zaman
laikçiliğe varmakta ve din ve vicdan hürriyetini temin edecek yerde, bir baskı aracı haline dönüşmektedir. Kıymetli bir tarihçi olan Sayın Ortaylı'nın dediği doğru ise, gerçekte Müslüman olmayan ve geleneksel olarak dış
görünüşte Müslüman özde ise Sabetayist Yahudi inanç taşıyan bir kısım insanlar, laikliği Müslümanlığa karşı bir alet olarak kullanmış olmuyorlar mı? Görünürdeki Müslüman kimlikleri ile, dindarların hangi davranışının
laikliğe aykırı olduğu, din eğitiminin hangi yaşta başlaması gerektiği ve içeriği, Kur'an Kursları ve hafızlık gibi konularda laiklik üzerine vurgu yaparak dindar insanların hürriyet alanını sürekli daraltan insanların "en
ateşli öncüleri" demek Sabetaycılar imiş... Doğrusu, bu düşünce insanı üzüntüye sevk ediyor. Çünkü, insanların kendi inanç ve düşünceleri adına hürriyet talep etmeleri çok tabii bir davranış iken, başkalarının
hürriyetlerinin ellerinden alınması için çaba göstermeleri çok nahoş geliyor. Üstelik bunu yapanların gerçek inançlarını gizleyen; "gizli inanç taşıyan" kimseler olmaları durumu daha da ağırlaştırıyor.
Laiklik Neyi Sağlar? Laiklik en çok; “din ve devlet işlerinin
birbirinden ayrılması” olarak tanımlanmakta ve toplum tarafından da böyle anlaşılmaktadır. Ancak, laiklik kavramının içerdiği bir başka şey; devletin dinler ve inanç grupları arasında tarafsız kalmasıdır. Bu sayede inanç
grupları, kendi inançlarını diğer din ve inanç mensuplarının baskısından uzak olarak ve hür biçimde yaşarlar. Bir inanç grubu, laikliği öne sürerek bir başka inanç grubunu baskı altına alıyor, inancını yaşamasını
engelliyor, dini sembollerini rahatça kullanmasını önlüyor ise, burada laiklik yok demektir. Çünkü laikliğin esas işlevi, inanç gruplarının birbirleri üzerinde hakimiyet tesis etmelerini önlemek ve her birine hürriyet ortamı
sağlamaktır. Bir inanç grubunun, diğer bir inanç grubuna karşı devlet güçlerini kullanması ise laik bir devlet anlayışı ile taban tabana zıttır. Çünkü, laik devletin esas sağlaması gereken; vatandaşlarının “din ve vicdan
hürriyeti”ni hiçbir baskı altında kalmadan yaşamalarıdır.
"Seni Gidi Takiyyeci" Takiyye, Şii inancında bulunan ve "müsait olmayan ortamda inancını gizleme" esasına dayanan bir kavramdır. Sünni İslam'da bu anlayış mevcut değildir. Türkiye'de siyasi
literatüre girişi ise, Yahudi kökenli bir ABD'li diplomatın Cumhuriyet mensubu iki gazeteciye telkini ile olmuştur. İlginç olması bakımından, bu iki gazeteciden biri olan Hasan Cemal'in Kimse kızmasın kendimi yazdım" adlı
kitabının 163-164.sayfalarından olayı aynen aktarıyoruz: "Yıl 1988, Washington. Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın bir odasında, Ufuk Güldemir'le birlikteyiz. O tarihlerde ben Cumhuriyet gazetesinde genel yayın müdürü,
Ufuk da Washington temsilcisi. Amerikalı diplomat, Türkiye'deki "Siyasal İslam"ı anlatıyor. Söz bir ara Turgut Özal'dan açılıyor. Amerikalı diplomat diyor ki: 'Özal gerçekten çok iyi bir takiyyeci!' 'Takiyye...' 'Sahiden bilmiyor musun anlamını?' 'Hayır.'
Hayretle eğiliyor bana doğru. Sesinde alaycı bir titreşim: 'Şu Allah'ın işine bak' diyor, 'Bir Amerikan Yahudisi, Müslüman bir Türk'e takiyyenin ne olduğunu anlatacak.'
Ucu sipsivri bir kurşun kalem alıyor. Not defterinin temiz bir sayfasına okunaklı bir el yazısıyla Türkçe yazıyor: 'Takiyye...' Arapça'sını da yanına yazdıktan sonra izah ediyor: 'Takiyye sözcüğünün aslı
Arapça'dır. Farsça'da da kullanılır. Gerçek anlamı dinsel içeriklidir. Asıl Şiilikte vardır bu deyim. Kendine zarar gelmesin diye gerçek inancın, görüşün karşısındakinden gizlenmesidir. Fakat günlük dilde de kullanılabilir. Bu
koşullarda gerçek duygu ve düşüncelerin saklanması bir bakıma 'takiyye' yapmak sayılır." Görüldüğü gibi; bir ABD'li diplomat, Turgut Özal'a karşı iki sosyal demokrat gazeteciye yıllarca ağızlarında çiğnemekten
bıkmayacakları bir sakız veriyor. Takiyye adlı bu sakız, yıllar boyu Türk siyasetinde kullanılacak ve dindar kesimin gerçek inancını gizlediği suçlaması sürekli gündemde tutulacaktır. Turgut Özal'ın "Amerikancı"
olarak yaftalanmasına karşılık, ABD'nin ona karşı bu tavrı ilginçtir. Ayrıca bu olay, bir ülkenin iç dinamikleri kullanılarak, onun iç politikasının nasıl yönlendirilebileceğine de güzel bir örnektir.
İşte Gerçek Takiyye Gerçek inancını saklayarak, kendini başka türlü gösterme davranışı için bir örnek aransa, herhalde Sabetaycılardan iyisi bulunamaz. Çünkü tam 350 yıldır bu cemaat Yahudi
Sabetayist inancını gizlemiş ve kendini Müslüman olarak göstermiştir. Sabetaycıların tarihine bir göz atanlar, ramazanlarda sahura kalktıklarını komşuları olan Müslümanlara duyurmak için kap-kacak gürültüleri çıkarıp
gerçekte ise oruç tutmadıklarını okumuşlardır. Yine cemaat içinde cezalandırdıkları kişilere
"camide cemaatle namaz kılma cezası" verdikleri ve böylece Müslüman görüntüsü oluşturdukları da bilinmektedir.
Türkiye'de dindar kesime karşı girişilen takiyyeci kampanyalarında önemli bir rolü, Prof Ortaylı'nın "laisizmin en ateşli
öncüleri" dediği Sabetaycıların üstelendiğini unutmayalım. Tam "yavuz hırsız ev sahibini bastırır" misali değil mi?
Sonuç
Sonuç olarak, herkesin kendi inancını hür bir ortamda yaşama hakkı olduğu ve kimsenin inancı sebebiyle kınanamayacağı ilkelerine gönülden katıldığımızı belirtmek isteriz. Her kim ki, kendi inancı için hürriyet istiyorsa
buna saygı duyacağımızı ve o davranışı destekleyeceğimizi de beyan etmek isteriz. Ancak, kendi hürriyetini elde ettikten sonra, başkasının inanç ve vicdan hürriyetini engellemeye yönelik davranışları da kabul etmemiz mümkün
değildir. Bu sebeple, laikliğe evet, ama laikçiliğe hayır diyoruz.
Gani Gönüllü ======================================================================= |