Sabataycılık ve Türkçülük

 


"1848 Polonya - Rus Savaşı ertesinde Türkiye’ye iltica eden ve Mustafa Celaleddin Paşa adını alan Konstantin Polzokic-Borzecki (1826-1876) Les Turcs, ancients et modernes (İstanbul 1869) adlı kitabında Gobineau’nun kuramının etkisinde kalarak Turano-aryanizm kuramını geliştirdi. Bu kuramında Türklerin "beyaz ırktan" olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Bu kuramı Paşanın oğlu Enver Celaleddin Paşa geliştirmiş ve 1917’de kaleme aldığı "Türklerin Aslı" başlıklı uzun makalesinde kamuoyuna sunmuştur. Edebiyat’ı Umumuye Mecmuası’nda yayınlanan makalede Paşa, özellikle dil analojileri yaparak Türklerin Ariyen olduklarını ispata çalışmıştır." (Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik) .

Nazım Hikmet Ran’ın annesinin dedesi Polonyalı Konstantin Borzecki, sonraki ismiyle Mustafa. Celalettin Paşa. Mustafa Celalettin Paşa, Mirliva Ömer Lütfi Paşa’nın kızı Saffet Hanım’la evlenmiş ve Bektaşi olmuş. Oğlu da Hasan Enver (Ferik Enver) Paşa. Hasan Enver Paşa, önce Leyla Hanım’la evleniyor, bu evlilikten Ayşe Cemile (Nazım Hikmet’in annesi), Mehmet Ali, Mustafa Celalettin (eşi Gabriela Taron), Sara Hanım (Şevket Mocan ve sonra da Avni Oka’yla evlenmiş) ve Münevver Hanım (önce Kadri Bey’le sonra da Oktay Rifat’in babasi olan Samih Rifat’la evlenmiş) doğmuş. Ayşe Celile Hanım’ın annesi olan Leyla Hanım’ın babası ise aslen Alman olan -gerçek ismiyle Karl Detrois- Müşir Mehmet Ali Paşa’dır. Enver Celalelettin (Ferik Enver) Paşa da Nazım’ın dedesi yani annesi Celile Hanım’ın babası.

Suavi Aydın "Modernleşme ve Milliyetçilik" isimli kitabında milliyetçiliğin ortaya çıkışının izini sürerken, Türk Milliyetçiliği’nin de kökenlerini yazmış; özellikle Batı’da ve Rusya’da ortaya çıkan oryantalistlerin etkilerini anlatıyor ve Türk Milliyetçiliği’nin ilk eseri sayılan, yabancı dilden çeviri, Orta Asya Türklerinin tarihini anlatan "Evşal-i Şecere-i Türki" isimli kitabın Ahmet Vefik Paşa tarafından çevirildiğini ve Tasvir- Efkar’da (Eylül 1863-Şubat 1864 arasında) beş ay boyunca tefrika edildiğini yazıyor. Ahmet Vefik Paşa, 1876’da Lehçe-i Osmani’yi yayınlamış ve Suavi Aydın, Ahmet Vefik Paşa’nın, Osmanlı Türkçesinin eski Oğuz dilinin bir diyalekti olduğunu yazdığını söylüyor.
Ahmet Vefik Paşa: 197. Sadrazam Dahiliye Nazırı, Elçi, Ayan üyesi, Maarif Nazırı, Evkaf Nazırı, İlk Meclisi Mebusan Reisi , Vali, Tarihçi, Yazar. Rober Kolej arazisini Amerikalı misyonerlere satan kişi, Aşiyan Mezarlığı’na gömülmüş.

Ahmet Vefik Paşa için Larousse başvurduğumuzda özetle şu bilgilere rastlıyoruz.
(1823-1891) Divanı Humayun’da çevirmenlik yapan Bulgarzade Yahya Efendi’nin torunu, Paris Elçiliği İşgüderi Ruhettin Efendi’nin oğlu. Paris’te Saint Louis Lisesi’ni bitirmiş. Babıali tercüme odasında meslek yaşamına başlamış. Ahmet Vefik Paşa’nın tefrika yaptığı Tasvir-i Efkar için de Orhan Koloğlu’nun "Türk Basın Tarihi" ve yine Larousse’a başvurduğumuzda, Tasvir-i Efkar’ın ilk imtiyaz sahibinin Şinasi olduğunu öğreniyoruz. Şinasi’nin hayatı Mavera’ya aktarılmıştı, baktığımızda Şinasi’nin Feyziye Mektebi mezunu olduğunu görüyoruz. (Şinasi’nin hayatı için bakınız
www.kultur.gov.tr) .

Şinasi, haftada beş gün çıkan gazeteyi 200. sayı’dan sonra Paris’e kaçtığı için Namık Kemal’e bırakıyor. Namık Kemal de Avrupa’ya gidince gazeteyi Recaizade Ekrem çıkarıyor. Recaizade Ekrem, Umur Talu’nun büyük dedesi. Namık Kemal, oğluna en yakın arkadaşının yani Recaizade Ekrem’in ismini verecek kadar yakın dostlar. Ali Ekrem Bolayır’ın adındaki Ekrem buradan geliyor. Ercüment Ekrem Tasvir- Efkar’ı ve sonra da Vakit’i Milliyet’in ilk sahibi Ali Naci Karacan’la birlikte çıkarıyor.

Gazete daha sonra Ebuzziya Tevfik tarafından çıkarılmaya başlanıyor. Şimdi bütün bu isimlerin bir ortak noktası olabilir mi evet var ve bu ortak noktayı, İlhami Soysal’ın kendisinin, babasının ve amcasının da mason olduğunu yazdığı Rasih Nuri İleri tarafından Aksiyon’a anlatılanlarda bulmak mümkün.

"Osmanlı türkçesi çalışmalarına belki de en önemli katkı, Arnavut asıllı Şemseddin Sami Fraşeri (1850-1904)’den gelmiştir. Fraşeri, Hafta dergisinde yayımladığı ‘Lisan-ı Türki Osmani’ adlı makalesinde, Türkçeyi ‘Türki-i şarki " ve Türki-i garbi" olarak ikiye ayırıyordu. Makalesinde ‘kelimat-ı Arabiye istikrazında mübalağa etmekten vezgeçüp, lisan-ı aslimiz olan Şark türkçesinin bizce metruk ve mechul olan kelimelerini uyandırarak, onları kabul ve isti’male çalışmaklığımız iktiza eder’ demekteydi. (…) bu çalışmalarını Kamus-ı Türki (İstanbul 1899/1900)’de toparlamıştır."
(Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, s.91).

Biz daha önce Şemsettin Sami Franşeri’den bahsetmiştik ve Feriköy’de gömülü ünlüleri yazarken şöyle demiştik :
Şemsettin Sami Franşeri : GS’nin Kurucusu Ali Sami Yen’in babası.
Ali Sami Yen de babası gibi Feriköy’e gömülmüş. İlhami Soysal, Ali Sami Yen’in masonluğunu kitabında yazmış.
Şemsettin Sami, Yanya doğumlu, orada Rum Lisesi’ni bitirmiş. Rumca, Eski Yunanca, İtalyanca, Fransızca, Arapça ve Farsça biliyormuş. Gazeteciliğe Ebuziyya Tevfik’in Hadika Gazetesi’nde başlamış. (Larousse) .
Pek çok önemli eserlerinden en önemlisi sayılan Kamus-ı Türki’nin en önemli özelliği de, Osmanlı İmparatorluğu’nun konuşma ve yazı dilini Türkçe olarak niteleyen ilk eser olması. Türkçenin Orta Asya kökenine yönelmesini, Arapça’dan, Farsçadan sıyrılmasını savunan ve daha sonra gerçekleşecek olan dilde öztürkçe olarak bilinen akımın da öncüsü. Şemseddin Sami’nin kardeşi Naim Fraşeri, İlyada’nın ilk Türkçe çevirisini yapan kişi ve aynı zamanda çağdaş Arnavut yazı dilinin de kurucusu. Diğer kardeşi Abdullah Hüsnü (Abdül Bey) ile birlikte Arnavut modernleşmesinin de öncüleri olan kişiler.

Malta Sürgünü Sait Halim Paşa, Hidiv Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu ve Vezir Ali Paşa’nın oğludur. Ahmed Safi’nin "Dönmeler Adeti" isimli kitabında (24. Sayfa) Selanik Valisi Hüsnü Paşa’nın Terpuşların (o zaman Yakubilere Terpuş deniyormuş) tapınağını bastığını ve orada sandıklar bulduğunu ancak bu sandıkları açtırmaya gücünün yetmediği, meselenin çok büyüdüğü, tapınağın kuşatma altına alındığı anlatıyor. Hüsnü Paşa’nın saraya
verilen yüksek bir rüşvetle görevden aldırıldığını söylüyor. Tapınakta, Mehmet Ali Paşa’nın, Terpuşlara hediyesi olan kıymetli bir kılıcın da bulunduğunu yazmış.

Osmanlı Modernleşmesinin en büyük öncüsü Mehmet Ali Paşa’dır dersek çok da yanılmayız sanırım.
Bütün bu isimlerin ortak noktası Sabetaycı olmaları. Türkçülük, Sabetaycılar tarafından ortaya atılıyor. Sabetaycılar ilk Türkçüler oldukları gibi kuşkusuz ilk modernleşmeciler de oluyor. Modernleşmenin siyasi yansımalarından, bileşkelerinden birisi ve/veya toplumsal üst organı olarak ulus-devlet var.
Milliyetçilik, modernleşme ortaya çıkan, onunla eş zamanların paralel yürüyen kavramıdır. Aydınlanma, Fransız Devrimi, Milliyetçilik peşisıra ortaya çıkmıştır.
Milliyetçilik homojen kültür, din, dil istemiştir. Burjuvazinin ihtiyacı olan pazar, homojenite sağlayan bir milli pazardı, bu da ancak ulus-devletle gerçekleşebilirdi; bundan dolayı burjuvazi önünde engel olarak gördüğü feodal yapıların, monarkın karşısına millliyetçilik ideolojisi ve ulus-devlet modeliyle çıkacaktı.
Modernleşmenin siyasal ve ideolojik alanda ilk sistematik uygulamaları baktığımızda Tanzimat’la karşılaşırız. Mustafa Reşit Paşa’nın şahsında, pozitvizm ile modernleşme arasında bire bir örtüşme görüyoruz; bu da modernleşmenin doğası gereği hele de ithal olunca doğal. Modernleştiriciler aynı zamanda, ilk pozitivistler olarak da karşımıza çıkıyor.

Mavera-Gökyüzü llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll
 
Reşat Nuri Güntekin- Ruşen Eşref Ünaydın- Reha Oğuz Türkkan
 
Ömer Fahrettin Türkkan : Korgeneral, I. Dünya Savaşı’nda Kork. Komutanı, Medine Müdafaii, Büyükelçi; General Selim Türkkan ile General Orhan Türkkan’ın babasıdır. Aşiyan Mezarlığı’na gömülmüş."Yazar, büyükelçi ve milletvekili Ruşen Eşref Ünaydın'ın teyzesinin oğlu olan Reşat Nuri Güntekin, 1931'den 1939 senesine kadar Milli Eğitim müfettişliği yapar. 1939'da ise milletvekili seçilerek Çanakkale'yi temsilen bir dönem Meclis'te bulunur: "Parti (CHP) adına Çanakkale'ye gidip teşkilatın düzensizliğini rapor ederek Çanakkale'nin CHP için elden gitmekte olduğunu anlattığı bir belge geçmişti elime. Ama babamın aktif bir siyasi hayatı olduğunu düşünmüyorum." Piyes de yazan Reşat Nuri Güntekin milletvekilliğinden sonra 1947 yılına kadar Milli Eğitim Başmüfettişliği yapar. Bundan sonra 1954'e kadar da Paris Kültür Ataşeliği görevinde bulunur. UNESCO'da Türkiye Temsilciliği ve talebe müfettişliği onun son resmi görevidir."
İlhami Soysal da, Hür ve Kabul Edilimiş Masonlar’ın İnternet’teki siteleri de Reşat Nuri Güntekin için mason diye yazıyorlar. İlhami Soysal, Ruşen Eşref Ünaydın’ı da ünlü mason olarak yazmış. Ruşen Eşref, 1918’de Mustafa Kemal’le ilk röportajı, 1918 yılında, yapan ve kamuoyuna tanıtan kişidir de. Cemal A. Kalyoncu, Aksiyon’da bu kez Reşat Nuri Güntekin’in kızıyla konuşmuş. Yukarıdaki alıntı o yazıdan, alıntı yapayım yine: "Hadiye Güntekin, sıtma konusunda yapmış olduğu mücadeleleri ile bilinen İzmitli Dr. Feyzullah İzmidi'nin torunudur: "Hiç birikimi olmayan bir adamın gidip burjuva ailesinin kızıyla evlenmesi sıradan bir şey değil. Babam halk adamı ama kendisini yetiştirmişti."
Feyzi Paşa ailesinin diğer fertleri soyadı kanunundan sonra 'paşaoğlu' dememek için Generalfeyzioğlu soyadını alır. Aileden Erol ve Feyzi iş adamı olur. Reşat Nuri'nin kayınpederi, yani Hadiye Hanım'ın babası ise damadının Güntekin olan soyadını alacaktır. (…)
25 Kasım 1889 yılında İstanbul'da doğan Reşat Nuri Güntekin'in babası askeri doktor olan Nuri Bey'dir. Annesi ise Anadolu'da valiliklerde bulunmuş Çerkez Yaver Paşa'nın kızı Lütfiye Hanım. (…)
Askeri doktor Nuri Bey'in peşinde Reşat Nuri de Anadolu'nun bir çok yerini dolaşır. İlkokula Çanakkale İptidai Mektebi'nde başlar. Bir süre de sadece gayrimüslimlerin okuduğu İzmir Frere'ler Okulu'nda okur. Kızı Ela Güntekin anlatıyor: "Müslümanları almıyorlar oraya. Ancak babam bir gayrimüslim adıyla kayıt yaptırıyor. Bir süre sonra da hiç bir neden olmadan babası oradan alıyor ve 'Oğlum sen gez, dolaş. İnsanlara bak, doğayı tanı' diyor. Bunun üzerine babam köylere gidiyor, üzüm bağlarını dolaşıyor, insanlarla konuşuyor ve böylece başıboş bir yıl geçiriyor. Sonra babam bunu niye yaptı? diye aklına takılıyor. Farisice bilen, Arapça ve Fransızca büyük bir kütüphanesi olan babası, yani dedem de utana sıkıla 'Ben seni Rousseau'nun Emil'i gibi yetiştirmek istedim' cevabını veriyor ona." Reşat Nuri'nin yazar olmasında bu hadisenin önemli rolü olmuştur herhalde: "Bu olay babamı, birtakım olayları düşünmeye, izlemeye yöneltmiştir diye düşünüyorum." Reşat Nuri daha sonra İstanbul'a gelir ve Saint Joseph'ten mezun olur. (…) Mısır veya Araplar'ın Türkler'e karşı birtakım girişimlerinden söz eder, kendi yaptığı birtakım müdahalelerden bahsederdi. (…)
Ela Güntekin annesinin etkisiyle girdiği Dame de Sion'dan babasının vefatından iki yıl sonra, 1958'de mezun olur: "Sonra yurt dışında siyaset bilim okumak istiyordum, annem bir şekilde onu engelledi." Sonra İstanbul Üniversitesi Sosyoloji ve Felsefe Bölümüne girer. Ardından Sorbonne'da edebiyat üzerine eğitimine devam eder. Ela Güntekin bu yıllarda evlidir. Dışişleri'nde çalışan teyzesi Gaye Güntekin vesilesi ile tanıştığı, diplomasi merdivenlerini henüz tırmanmaya başlayan Tanşuğ Bleda ile evlenir (1961). Bleda, Mithat Şükrü ile akraba olmayıp, Paris, Tiran, Roma, Bonn'da görev yapan, Tahran'da büyükelçi, Paris'teki OECD'de Daimi Temsilci olan ve Paris Büyükelçiliği sırasında meslekte 42 yılını doldurarak emekliye ayrılan bir hariciyecidir. Ela Güntekin, Bleda ile 1967—68'e kadar evli kalır. "

S. Yeşilyurt’un yazdığına göre Reşat Nuri Güntekin’in kızkardeşinin eşi de meşhur bir zat : Reha Oğuz Türkkan. (S. Yeşilyurt, Türkiye’nin Büyük Masonları, s.23)
Reha Oğuz Türkkan, 1944’te ünlü Irkçlık davalarında Türkeş, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Sait Bilgiç ve Tarkan’ın dedesinin kardeşi Fethi Tevetoğlu gibi isimlerle birlikte yargılananlardan birisi. Uğur Mumcu’nun Büyüklerimiz isimli kitabındaki porterlerden birisi de Reha Oğuz Türkkan. Türkkan’ın babası Tapu Kadastro Genel Müdürlerinden Halit Ziya Bey. Büyükada köşkleri var ve Türkkan da orada büyümüş. Reşat Nuri de zaten yazları Büyükada’ya gidiyor. Reha Oğuz Türkkan, yayıncılık hayatına "Ergenekon" isimli bir dergiyle başlamış. Ondan sonra çıkardığı derginin adı Bozkurt. Uğur Mumcu, Türkkan’ın, Reşat Nuri’nin baldızıyla evlendiğini yazıyor ki bu doğrudur, Süleyman Yeşilyurt’un verdiği bilgi yanlış; çünkü Reşat Nuri’nin kızkardeşi küçük yaşta ölmüş.
Reha Oğuz, askere çağırılınca askere gitmemiş elbette ve kardeşi Atilla Türkkan gibi kapağı ABD’ye atmış, ABD turttaşı olup, Konstantinidis isimli birisiyle; Türkkan-Konstantinidis denizcilik şirketinin ortağı. Askerliğini yapmadığı için vatandaşlıktan da atılan bir milliyetçi teorisyen. Böylece köşeyi dönerken, Turancılığı da bırakmamış elbette. Kızılderililer Türktür iddiası işte bu meşhur zatın iddiası. Ne dersiniz, Çalıkuşu da Kızılderili olmuyor mu bu durumda…

Mavera-Gökyüzü lllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll
 
Ziya Gökalp - Turhan Feyzioğlu akrabalığı

Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar - Cahit Uçuk
Sayın Savaş Dost, Cahit Uçuk hakkında gazetede çıkan bir röportajı foruma aktarmiştı. Burada okuduklarımdan bu yazarın hayatından öğrenilecek çok şey olabilir diye düşündüm. Cahit Uçuk’un asıl adı Cahide Üçok. 1909 Selanik doğumlu, anne tarafı Selanikli. Mübadele sonucu verilen ikibin dönüm arazi için Selanik’teki arazimizin ancak üçte biridir demiş. Annesi Selanik’te Atatürk’le aynı mahalleden, aileler birbirini tanıyor. Babası kaymakam, Diyarbakırlı kaymakam baba Ziya Gökalp’le akraba. Halasının oğlu Turhan Feyzioğlu. Turhan Feyzioğlu’yla Ziya Gökalp’in akraba olduklarını bilmiyordum. Gökyüzü, Kayseri çok önemlidir diye yazmıştı. Şişli’ye yerleşiyorlar. İki erkek kardeşi Şişli Terakki’de okula başlıyor. Amcasının iki oğlu da aynı okulda okuyor. Bu iki kardeşten biri öldürülen Bahriye Üçok’la evleniyor. Kitapta, Kürt Yahudileri ve şabatiler hakkında, ailenin yakınları, dostları olarak da bu gizli zinciri anlayacak pek çok bilgi bulunuyor. Konuyla ilgilenen arkadaşlara tavsiye ederim. Forumda yazılanların bir modeli yazarın hayat hikayesinde yaşanmış.

Cahit Uçuk’un babası Osmanlı döneminde Siverek milletvekili, cumhuriyet gelince kaymakam oluyor. Diyarbakır’da çok büyük arazileri olan bir aile. Parti Başkanı, Başbakan yardımcısı Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu okula Saint Joseph’te başlıyor sonra Galatasaray’a geçiyor, ablası Ümit Feyzioğlu Amerikan Kız Koleji mezunu. Cahit Uçuk'un Bahriye Üçok'la evlenen amcaoğlu Çoşkun Üçok. Cahit Üçok'un kızkardeşi Kaya Üçok, diş hekimi Ethem Ağva'yla evlenmiş. Cahit Üçok, ilk evliliğini yaptığı kişinin adını yazmamış, ikinci evliliğini yazar Mahmut Yesari'yle yapmış. Üçüncü kocası devrin ünlü futbolcusu Galatasaraylı Cici Necdet (Kayral). Kürt yahudileri Diyarbakırlı olsalarda Selanikli Şabatileri tanıyorlar. Aynı soydan geldikleri için birbirlerini biliyorlar. Türk partilerinin başına Şabatiler geçerken, Kürt partilerinin başına da Yaşar Kaya gibi Kürt yahudileri geçiyor. Türk, Kürt bu durum değişmiyor.
***********************************************************************************

Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu (1922 - 1988)
1922 yılında Kayseri”de doğdu. İlköğretimini burada, orta öğrenimini Galatasaray lisesinde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Doktorasını İngiltere de yaptı ve 1955 yılında Türkiye'nin en genç Profesörü unvanını aldı. Daha sonra Hukuk Fakültesi'ne dekan oldu. Turhan Feyzioğlu, bir süre sonra Üniversite'deki hocalığını bırakarak CHP'den politikaya atıldı. Öğrencilerine ''Nabza göre şerbet vermeyin'' tavsiyesiyle tanınan Feyzioğlu Sivas'tan Milletvekili seçildi. Çeşitli bakanlıklarda bulundu. Başbakan yardımcılığı yaptı. Ancak CHP'nin 'Ortanın Solu'' sloganını benimsemesi üzerine Genel Sekreter olduğu bu partiden ayrılarak Cumhuriyetçi Güven Partisi'ni kurdu. MC Hükümetlerinde görev aldı. 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar bu partinin Genel Başkanlığın yürüttü. Daha sonra siyasetten çekilerek siyasi faaliyetlerini partiler üstü kalarak yürütmeye çalıştı. Uzun bir süre çalışmalarıyla Kayseri'yi temsil etti. Çok sayıda hukuki ve siyasi eser yazdı. 26 Mart 1988 yılında Ankara'da vefat etti ve burada toprağa verildi.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kitaptaki sır çözülmedi
Profesör Bahriye Üçok, postayla gelen kitaptaki bombanın patlaması sonucu can vermişti.
Örsan K. ÖYMEN

BİLEMEZDİ, ölümünün bir kitapla geleceğini. Türkiye'nin hem "okuyan", hem de "yazanlarındandı". Ölüm, 6 Ekim 1990'da bir kitabın içine gizlendi, evine girdi. Bomba, kitabın içine profesyonelce yerleştirilmişti. Kitabın kapağı açıldığı anda, aydınlanma arayışında yeni bir kapı değil, ölüm çıktı karşısına. Ertesi gün gazeteler, Profesör Bahriye Üçok'un, İstanbul'dan postaya verilen bir bombalı paketle katledildiğini yazdı.
Üçok, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde yıllarca öğretim üyesi olarak ders vermiş, önemli bir İslam uzmanıydı. Akademik düzeye sonradan taşınacak olan Kur'an- ı Kerim ilgisi dört yaşında başlamış, altı yaşına geldiğinde Kur'an'ı hatmetmişti. Ölümünden iki yıl önce yapılmış bir söyleşide, her gün namaz kıldığını belirtiyor ve "Elhamdülillah Müslümanım" diyordu. Ancak, İslam dininin yanlış yorumlanmasına karşı çıkıyordu. İslam'a göre oruç tutmanın zorunlu olmadığını, İslam'da başörtüsü kavramının bulunmadığını söylüyor, buna rağmen kadınların tümüyle kapatılmasının yanlışlığını vurguluyordu.
Bahriye Üçok'un, avukat kızı Kumru Üçok, Aralık 1988'de annesinin TRT'de bir tartışma programına katıldığını ve bu programdan sonra iki ay boyunca sürekli tehdit aldığını söylüyor.
Üçok, annesinin ölümünün öncesindeki ilginç bir ayrıntıyı da şöyle aktarıyor:
"Ölümünden birkaç ay önce, bir gazeteci annemi arayıp, polis telsizinde adının geçtiğini söylüyor. Annem şüphelenip, Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden koruma istiyor. Bunun üzerine anneme koruma veriliyor. Polis telsizinde adı neden geçiyor tam bilemiyorum, ama herhalde yaşamı tehlikede ve korunması gereken kişiler arasında sayıldığı için olmalı."
İnsanın aklına, "Madem Emniyet, Bahriye Üçok'un yaşamının ciddi bir biçimde tehlikede olduğunu biliyordu, neden kendisine koruma önermedi? Neden Üçok'un bunu tesadüfen öğrenip bir koruma talep etmesi gerekti?" sorusu geliyor. Üçok, cinayetin çözülmesi konusunda hiçbir umut taşımadığını belirtiyor. Üçok'a göre çözüm devletin istihbarat birimlerinin etkin çalışmasından geçiyor.
Cinayeti, Turan Dursun, Çetin Emeç, Muammer Aksoy cinayetlerinde de olduğu gibi İslami görüşlü olduklarını söyleyen kişilerin üstlendiğini anımsatıyoruz. Üçok, annesini şeriatçı şiddet örgütlerinin hedef aldığına inanmakla birlikte, cinayeti üstlenen "İslami Hareket" adlı bir örgütün varlığından emin değil. "O zaman DGM Başsavcısı Nusret Demiral 'İslami Hareket' diye bir örgütün bulunmadığını, Hizbullah'ın uzantılarının cinayeti işlemiş olabileceğini söyledi" diyor. Kumru Üçok, annesinin ölümünden önce eve gelen tehdit telefonlarında, "Cehennemdeki yerinizi ayırttık" dendiğini aktarıyor. Ölümü postaya verenler, düşüncenin karşısına yine bir düşünce koymayı seçseydi, bugün aramızda olacaktı. Olmadı...
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Atatürkçü ilahiyatçı

1919'da Trabzon'da doğdu. Kandilli Kız Lisesi'nden sonra, Ankara Üniversitesi "Ortaçağ Türk İslam Tarihi" bölümünden diploma aldı. Üniversitede okurken aynı zamanda Ankara Devlet Konservatuarı şan bölümüne devam etti. Mezuniyet sonrasında, 11 yıl öğretmenlik yaptı. Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Coşkun Üçok'la evlenerek, Ankara'ya tayin edildi. Mezun olduğu üniversitenin ilahiyat fakültesine 1953 yılında asistan olarak girdi. Doçent unvanını ise 1964'te aldı. Cumhurbaşkanı kontenjanından atanarak, 1971 - 1977 yılları arasında senatör olarak görev yaptı. CHP'ye 1977 yılında girdi. 12 Eylül sonrasında, Halkçı Parti'nin kurucuları arasında yer aldı. HP Ordu Milletvekili ve SHP Parti Meclisi üyesi oldu. Yazdığı kitaplar arasında; "İslam'dan Dönenler ve İlk Yalancı Peygamberler", "İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar", "İslam Tarihi, Emeviler, Abbasiler", "Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu", "İslam'da Tesettür" ve "İslam Tarihinde Moda" yer alıyor. Öldürüldüğünde, SHP'nin hazırladığı "Laiklik Raporu"nun çalışmalarını yürütüyordu.

Vedat llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

Ziya Gökalp'in kuzeni Süleyman Nazif

Süleyman Nazif (1869 Diyarbakır - 1927 İstanbul)
Tarihçi Diyarbakırlı Sait Paşa'nın oğlu, Faik Ozansoy'un kardeşidir. Diyarbakır İl Gazetesi başyazarıyken 1897'de Paris'e kaçtı. Paris'teyken Meşveret'e istibdat aleyhine yazılar yazdı. Namık Kemal'i öven kitapçık yazdı. Abdülhamit'in rüşvetini kabul ederek, vilayet mektupçusu oldu. İbrahim Cehdi takma adıyla yazılar yazdı. Meşrutiyet sonrası, Ebuziyya Tevfik'le yeni Tasvir-i Efkar'ı çıkardı. Vatan sevgisini öven şiirler, yazılar yazdı. Basra, Musul, Trabzon, Bağdat ve Kastamonu valiliği yaptı. Mütareke'de işgale karşı çıkan sert yazıları nedeniyle Malta'ya sürgün edildi.

Mavera-Gökyüzü *********************************************************************

Ziya Gökalp'in teyzesinin oğlu Faik Ali Ozansoy

Zincirlikuyu A Adası’nda gömülü. A Adası çok önemli. Zincirlikuyu Mezarlığı A Adası bizzat Mustafa Kemal’in emriyle açılmış ve Mustafa Kemal’in gömülmesine ilk izin verdiği kişi de şair Abdülhak Hamit Tarhan. Faik Ali Ozansoy’un çocukları olan H. Fahri Ozansoy ve M. Fahri Ozansoy da Zincirlikuyu L Adası’nda gömülmüşler. Ziya Gökalp'in diğer teyzesinin oğlu Cahit Sıtkı Tarancı, Numune-i Terakki mezunu. Bu okul, Selanikli iki Sabetaycı tarafından Sabetaycı okulu olarak açılmış, ilk deöneminde Sabetaycılar okumuş, daha sonra bu niteliğini yitirmiş ve İstanbul Erkek Lisesi'ne dönüşmüş. Bu aienin baba tarafından gelen Rana Pirinçcioğlu'nun anne tarafından Selçuk Yaşar (Yaşar Holding) ile yakın akrabalığını yazmıştık. Pirinçcioğlu ailesi Diyarbakır'da Ermeni Kırımı'nı bizzat yöneten ailedir. Rana Pirinçcioğlu'nun annesi İnci Pirinçcioğlu Halide Edip'in asistanı, İnci Hanım'ın teyzesi Selçuk Yaşar'ın annesi. Munis Faik Ozansoy, Sabetaycılara tahsis edilmiş Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü görevinde de bulunmuş. (http://www.byegm.gov.tr/BASIN-YAYIN/genelmudur.htm)

Mavera-Gökyüzü lllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll


DÜNDAR TAŞER (TAŞAR)

Dündar Taşer 1925 yılında Gaziantep’te doğdu.

Bu Sitede Ara powered by FreeFind

 

Türk milliyetçiliğinin siyasi bir hareket olarak gelişmesinde 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi sonrasında liderliği üstlenen Alparslan Türkeş’in yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. Köklü bir aileye mensup olup, ailesinin TAŞAR olan soyadı her nasılsa TAŞER olarak kaydedilmiştir (C.C.Güzelbey, 1988).
1944 Kara Harb Okulu mezunu; 27 Mayıs’a tankçı binbaşı olarak katıldı; 13 Kasım 1960’ta askeri müdahalesine tankçı binbaşı olarak katıldı ve tasfiye edilen 14’ler arasında yer aldı. Fas ve İsviçre büyükelçiliklerindeki sürgünlerin ardından 1965 yılında MHP’nin önpartisi CKMP’ye 14’lerden 10’yla birlikte katıldı.
Türkeş’in yanından asla ayrılmamış ve ölene kadar partinin genel başkan yardımcılığını yapmıştır.
Taşer, Ülkü Ocakları’nın ve sonradan komando kampları olarak bilinen eğitim kurumunun kurucularındandır ve ülkücülük ismiin bir anlamda isim babalığını yapmıştır.
Taşer, o zamana kadar farklı ekole ve teşkilatlarda yer alan milliyetçi gençliğin ve aydınların anti-komünist bir misyonla merkezi bir teşkilat ve ideoloji disiplini altında ‘birlik’ içinde toplanmasına çalışmış ve Soğuk Savaş ortamının tesiriyle büyük ölçüde başarılı olmuştur.
Bir çok makalesi ve bir kitabı yanında, ayrıca Hüseyin Sabahattin müstearıyla Devlet gazetesinde yayımlanmış siyasi mizah yazıları da vardır (kaynak: Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt 4:Milliyetçilik, Murat Yılmaz, s.668-677, İletişim Yy, İst, 2002).

(Taşer’in bütün olumsuz yönlerine rağmen tutarlı, sağlam mantığı bulunan bir ideoloji adamı olduğu görülüyor. Örneğin, “CHP’yi , inkılabın yarattığı iktidarı kullanmış vatandaşların üçte birini partiye alarak bunlara Ermeni ve Rum göçlerinden kalan em'v’li milliye mülklerini dağıttığını; banka kredileri ve ithalat-ihracat permileri, imtiyaz ve devlet imkanlarını tahsis ettiğini; karşısında oluşan DP’nin ise bu yağmadan pay alamayanların partisi olarak acele yatırımlara girişen, inşaat, nakliyat, ticaretle kaynak dağıtan bir parti olduğu” yorumu kendisine aittir. ‘Türkiye’nin zaten sanayileşmiş Avrupa’ya değil ABD’nin nüfuz alanı olan güney komşularına ticaret yapabileceği; bu durumda Rusya tehlikesine karşı NATO’daki konumunu öne sürerek ABD’nin bu pazarda ikna edilebileceği’ iddiası da yine kendisine aittir. Bu görüşünün hala taraftar bulan klasik bir görüş olduğunu herhalde belirtmeye gerek yok.)

Sonuç olarak; Soyadı Taşar olan bir Gaziantepli ile karşı karşıyayız. Bu durumda, adı geçen C.C.Güzelbey’in kitabına sahip forum takipçisi varsa daha detaylı bilgi edinebiliriz. Çünkü, anlaşılan ANAP’lı Mustafa Taşar’la akraba çıkıyor. Bunun anlamı Turizm Bakanı Güldal Akşit ve Eşref Bitlis’le de akraba çıkmasıdır! Önemli bir detay olarak üzerinde çalışmak gerekiyor. Ayrıca, müstear isim olarak Hüseyin Sabahattin’i kullanmasının bir anlamı olabilir mi?

Ve ilginç bir not daha; kendisi 1972 yılında ekmek kamyonunun çarpması sonucu hayatını kaybetti. Bu kaza, ülkücüler arasında hala şaibeli kabul edilir ve üstü örtülü olarak bu kazadan Türkeş’i sorumlu tutarlar. Artık ne kadar spekülasyon, orası belirsiz ancak ölümünden sonra Türkeş ve Orhan Kebibay, cenazenin 27 Mayıs’ta teşekkül ettirilen Şehitlik’e gömdürmeye çalışmıştır.
                                                                                                                                          
Ramazan Sekiz llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll