III-ŞİŞLİ TERAKKİ LİSESİ’NİN KÖKLERİ :                                                    

Sayın Nafiz Can Paker’in şahsıma karşı açmış olduğu davanın özellikle kendi ikametgahı olan Kadıköy semti adliyesi’nde açılmış olması dikkat çekicidir. Zira bu dava salt benim yazmış olduğum sabetaycılık yyzılarından kaynaklanmamaktadır. Bu davanın esası; yaklaşık iki yıla yakın bir zamandır İstanbul Asdliyeleri’nde devam eden bir yolsuzluk hakkındaki ceza ve tazminat davalarının bir uzantısıdır. Bu sebeple bu davaların esbabı bilinmeden şahsımın içine düşürülmek istendiği durumu tam olarak anlayabilmek mümkün değildir.

Sayın Can Paker kuruluşu 19. yy’ın sonlarında Selanik’e dayanan Terakki Mektebi’nin bugün Türkiye’de ki şekliyle Terakki Vakfı’na ait olan Şişli Terakki Lisesi’nin bağlı olduğu Terakki Vakfı’nın Genel Kurul üyesidir. Bu okulun İstanbul Teşvikiye’de bulunan 3.000 metrakelerelik alana yayılmış olan ve bu gün tamamen yıkılmış bulunan binası Sayın Paker’in de içinde yeraldığı bir grup Genel Kurul üyesi tarafından Sabah Gazetesi sahibi sabetaycı, yakubi kökenli ve hakkında Etibank yolsuzluğu nedeniyle soruşturmalar bulunan Dinç Bilgin’in ortağı Nevzat Ak’a ucuz yolla verilmek istenmiştir. Bu sebeple bu davanın da Terakki olayı ile yakın bir ilgisi vardır.

Okulun kurucusu olan, bir eğitim gönüllüsü, kendini sabetaycı harekete vakfetmiş ve bu hareketin içinde yeralmış bir din adamı olan Rabbi Şimon Zwi (Şemsi Efendi) benim de büyük büyükbabamdır. Bu sebeple onunla aynı aileden gelmem hasabiyle Terakki vakfı’nın ve mülklerinin içine düşürülmeye çalışıldığı kötü durumla yakınen ilgilenmekteyim. Bilindiği üzere Şemsi Efendi büyük Atatürk’ün de öğretmeni olmuş ve onun anılarında yer almıştır. Fakat ben Vakıf üyesi olmadığım için adli makamlarda bir dava açmam da sözkonusu olamamıştır. Bu sebeple konuyla ilgili Türk Basını’nı bilgilendirmek suretiyle bir çaba içine girdim.

Şemsi Efendi bir din adamıdır, bir hahamdır. Bu sebeple ilk anda cemaat gençlerinin rahatlıkla dini eğitim alacakları bir okul kurmayı tasarlar. Nitekim modern tarzda eğitim veren ve eğitim Tarihimize geçen Selanik’te kurulan ilk çağdaş eğitim yuvasını kurar.

Kapancılar Grubu Şemsi Efendi mektebini ilk anından itibaren desteklemişlerdir. Hatta cemaatin zengin üyeleri bunun daha da geliştirilerek köklü bir eğitim müessesesi haline getirilmesi için uğraşmışlardır. Nitekim daha sonra vakıf haline getirilen Selanik Terakki Mektebi -ki bugünkü adıyla Şişli Terakki Lisesi’dir- nin tarihçesini anlatan ve okul tarafından yayımlanan (Terakki Vakfı Şişli Terakki Lisesi’nin Dünü Bugünü Yarını 1879-1979) isimli kitapta (baskı Yılı: 1979) okulun temeli Şemsi Efendi mektebine dayandırılmaktadır.

Şemsi Efendi benim anne tarafından büyükbabamın büyükbabasıdır. Aileme ait olan eski ve tarihi cemaat belgelerinin bir bölümü de okulun kütüphanesindedir.
Okulun sabetaycı kökenli kişiler tarafından kurulduğunun diğer bir ispatı da aynı kaynakta yer alan kurucular listesinde de görülmektedir. Burada ismi geçen şu şahısların tamamı sabetaycıdır: Ahmet Kapancı , Osman İnayet, Yusuf Kapancı. Terakki Mektebi’nin Selanik’teki ilk kuruluşundan itibaren kat’i surette sabetaycı cemaate mensup olmayan kişiler bu okulun kurucuları arasına alınmamaktaydı. Bu sebeple yapılacak bir nüfus kaydı araştırmasında da kurucular arasındaki kan bağlı ve akrabalıklar da ortaya konabilecektir.
Sabetaycı cemaatin kapancılar grubu kendisini sadece okulu ile değil gündelik yaşantısı ile de diğer toplumsal gruplardan ayırmıştı. Nitekim 1931 de ki günlük gazetelerde başlayan sabetaycvılık tartışmalarının yarattığı tedirginliğe kadar sabetaycılar sadece Üsküdar’da ki Bülbülderesi mezarlığında gömülmekteydiler. Bu da yine dini bir nedene dayanmaktaydı. Yahudi dininin Tevrat’tan sonraki en önemli yazılı kaynağı olan Talmud’a göre Mesih tekrar bülbül seslerine gelecekti. Bu sebeple de sabetaycılar ihdas ettikleri özel bir mezarlıkta ölülerini kendi dini kurallarına göre gömmekteydiler. Bu sebeple okulun ilk kurucularından olup İstanbul’da ölen kişlerin mezarlarının da Bülbülderesi’nde Kapancılar grubuna mensup mezarlıkta olduğunu bilmekteyiz.

Gerekirse bu konuda yapılacak bir tespit bize bunu somut delillerle ispatlayacaktır. Yine okul tarafından yayımlanan aynı kaynağa göre, sabetaycı cemaat mensupları okulun kuruluşu sırasında Selanik’te yaşayan İtalyan teb’asına mensup Alatini Efendi isimli bir museviden de yardım istemişlerdir (bu kişi İttihat Terakki hareketine önemli yarımlarda bulunmuş bir kişidir), Alatini de bu cemaat üyelerinin de aslen musevi kökenli olmasından dolayı kendilerine yardım etmiştir. Kitabın 21. Sayfasına göre Emine Telci isimli hanım kızlar bölümünün yaptırılması için bir bina tahsis etmiştir. Bu hanım aynı zamanda Gazeteci Gülçin Telci’nin akrabası olup, okulun uzun yıllar vakıf üyeliğini yapan Halil Ali Bezmen Bey’in de kuzenidir. Bilindiği gibi Halil Ali Bezmen’in kendi ile aynı ismi taşıyan torunu ABD’de Sabetaycı olduğu için Türkiye’de baskı gördüğünü bildirmiştir. Büyük Babası olan Halil Ali Bezmen ise Şişli Terakki Lisesi Limited Şirketi’nin kurucularındandır. Kendisi gibi şirketin ortağı olan Fahri Refik Refiğ, Emin Lütfü Türel, Aziz Refik Refiğ, Dr. İbrahim Osman Güçer ve diğer tüm ortaklarda Selanik’te doğmuş sabetaycı kökenli kişlerdir.

Terakki Mektebinin bir cemaat okulu olduğunun ispatını belirleyen diğer bir noktada şudur:

3 Ağustos 1323 (16.08.1907) Tarihli bir kararla hıristyan ve musevi çocuklarının da aynı tenzilatla okula alınmaları karara bağlanmıştır. “Musevi çocukları arasında lisan-ı Osmaninin tamimi zımmında yirmi nefer etfal-i museviyenin ehven ücretle mektebe kaydü kabulleri musevi cemaati namına teklif olununca” imtihanla alınacakları sınıfların “beşinci derece yarım” ücreti ile kabulüne karar veriliyor. Görülüyor ki aslen musevi olan cemaat mensupları aynı zamanda da sadece musevi cemaatine bir takım imtiyazlar vermek sureti ile bu cemaatle ilişkilerini bir tutmaktadır.

Eski CHP milletvekili, İstanbul edebiyat Fak. Öğretim üyesi ve sabetaycılıkla ilgili çalışmaları bilinen Prof. Avram Galante Sabetay Sevi ve Sabetaycıların Gelenekleri isimli kitabında Türkiye dışında yaşayan sabetaycıların birer yahudi olduğunu bildirmiştir. Kitabının 109. sayfasında geçen ifadeleri aynen alıyorum: “Türkiye dışında yaşayan dönmeler mevcuttur. Onlara Balkan ülkelerinde , Avrupa’da ve Amerika’da raslanır. Bu ülkelerin hepsinde , yaşadıkları şehrin yahudi cemaatleriyle ilişkileri olsun olmasın, bu dönmeler yahudididir.

Bu satırların bizim için önemi şudur: Şu an bu davaya konu olan Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu üyeleri sayın Can Paker, sayın İlter Turan, sayın Lütfü Paker, sayın Haluk Arığ‘ın birinci ve ikinci dereceden akrabaları olan ve Avrupa’da yaşayan insanlar bu iddianın hedefidirler. Bu kişiler yurtdışında ki işlemlerinde sabetaycı olduklarını söyleyerek bazı menfaatler temin etmektedirler, Türkiye devlet sisteminde bazı menfaatler temin etmektedirler, Halil Bezmen örneğinde olduğu gibi bunu açıkça yapmaktadırlar, ama iş Türkiye’ye gelince bir anda müslüman kimliği altına girmektedirler. İşte Şişli Terakki Lisesi’nin sabetaycı cemaat üyesi olan bu kişlerin durumunun mahkemenizce tespitini talep etmekteyim.

Şişli Terakki Lisesi bir sabetaycı okulu olarak esasında cemaat mensuplarının eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve dini tedrisat verilmesi esasına dayanmaktaydı.Bu mektep adını İttihat ve Terakki Fırkasından almıştır, bir devrim merkezidir. (Yıldız Sertel / Annem İçin / YKY İstanbul 1998)

Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olan ve on yıla yakın bir zamandır bu görevde bulunan, hakkında çıkan şaibelere karşılık hiçbir şekilde istifa etmeden görevini aynen sürdüren ve kendisine diğer cemaat üyeleri tarafından destek sağlanan Haluk Arığ isimli Yeminli Mali Müşavir bu vakfın yönetimine nasıl seçilmiştir? Ve hala nasıl onyılı aşkın bir zamandır burada hakkındaki şaibelere karşılık görev yapmaktadır? Neden diğer üyeler bu konularda en küçük bir araştırma dahi yaptırmamaktadırlar. Vakfın binasının inşaat işlerini alan sabetaycı gazete patronu Dinç Bilgin’in ortağı ve şu anda kamu arzailerinin usulsüz kullanımı ile ilgli bir davadan dolayı tutuklu bulunan Nevzat Ak‘a bu inşaatı veren sayın Arığ neden hala ortada elini kolunu sallayarak dolaşmaktadır?

Sayın Ak, sayın Arığ ve sayın Bilgin Şişli Terakki Lisesi olayında bir menfaat uğruna birleşerek bir suç örgütü oluşturmuşlardır ve bir vakfın malını yağmalamışlardır. Sayın Ak ve Bilgin’in kamuoyu önündeki durumu ortadadır. Her ikisi de devlete ait malların şaibeli şekilde tassarufu ile ilgili olarak suçlanmaktadırlar. sayın Haluk Arığ, sayın Bilgin’in mali danışmanıdır. Bu olaylarda kendisi de aynı şekilde sorumludur. Konunun yargı kanalı ile araştırılması gerekmektedir. Bu sebeple okulun son on yıllık yönetim kurulu kararlarının ve tüm evraklarının mahkemenize getirilmesini talep etmekteyiz.

Terakki Vakfı bir özel vakıf olmakla beraber verdiği mezunların Türkiye’nin önemli şahsiyetleri arasında olması sebebiyle de kamuya mal olmuş bir müessesedir. Terakki Vakfı’nın mütevelli heyetinde bulunan aşağıda isimleri, yazılı olan kişiler sabetaycı cemaatin kapancılar koluna mensup ailelerden gelmektedirler.

Bir Alman Firmasının Türkiye’de üst düzey görevlisi olan sayın Nafiz Can Paker sabetaycı kökenli bir aileden gelmektedir. Bu kişinin yakın akrabalarının mezarları Üsküdar’da Bülbülderesi mezarlığında kapancılar bölümündedir. Yine aynı şekilde sayın Can Paker’in kayınbiraderi (eşinin kardeşi) olan sayın Lütfü Paker’de (Sayın Can Paker ile aynı soyadı taşımalarının nedeni akraba olmalarıdır) yine kapancılar koluna mensup olup cemaatin önde gelen kişilerinden biridir. Aynı zamanda sabetaycı aileleler tarafından kurulmuş bulunan Yeni tekstil isimli şirkette Sayın Can Paker’in hanımı Lütfü Paker’in kızkardeşi Mihriban Paker de görev almakatadır. Bu ilişkilerin yanı sıra sabetaycıların kapancılar grubunun dışında yine bir başka gruba dahil olan sayın Dinç Bilgin’in de Terakki Vakfı üzerinde görünmez bir etkisi bulunmaktadır. Yine mütevveli heyetinde yer alan Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi sayın Asaf Savaş Akat aynı zamanda Sabah Gazetesi yazarıdır. Bilindiği üzere Bilgi Üniversitesi’nin mütevelli heyeti başkanı da Sabah Gazetesi’nin önde gelen idarecilerinden Zafer Mutlu’dur. Yine mütevelli heyeti üyesi olan Prof. İlter Turan aynı zamanda bilgi üniversitesinin de rektörüdür. Tüm bu ismi verilen kişiler aynı zamanda aralarında dostluklar olan kişlerdir ve çoğu Terakki Mektebi ile alakaları olmadığı halde bu okulun mütevelli heyetine kadar kaydı hayat şartı ile seçilmişlerdir.

Terakki Vakfı’nın mütevelli heyeti üyeleri ile ilgili olarak uzun yıllardan beridir bazı şaibeler olduğu cemaatimiz içinde bilinmekteydi. Bu konuda elde somut veriler olmaması ve en başta da Vakıf üyesi olmamam hasabi ile ne yazık ki hukuki bir yola müracaat etmem sözkonusu olmamıştır. Zaten bir cemaat okulu olması ve cemaat mensuplarının gizli yaşamayı seçmiş olmaları nedeniyle de Türkiye’de yaşayan seçkin kişilerin oluşturduğu cemaatimiz içinde yaşanan böylesine tatsız bir olayın kamuoyuna intikali konusunda hep tereddütlü davranmak zorunda kaldım.

Ancak bu iddialar öyle bir noktaya ulaştı ki yaklaşık yüz yıl önce vücuda getirilen ve tamamen bir hayır müessesesi olarak kurulan Terakki Mektebi’nin taşınmazları ile ilgili bazı iddialar ortaya atılınca bu durumda hem bir vatandaş olarak ve hem de bir cemaat mensubu olarak konuyu Türkiye basınının gündemine getirmek zorunda kaldım. Bunu yapmamın nedenlerini kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür:

1- Okulun ayrılan öğretmenlerinden ve eski mezunlarından bana intikal eden bilgilere göre bazı öğrencilerin okula kura sistemi dışında bir takım menfaatler yolu ile alındıkları, başarı grafiğinin sürekli düşüş arzetmesine yol açacak şekilde yönetimin yolsuzluklarına ses çıkaran bazı öğretmenlerin okuldan uzaklaştırıldıkları neden olmaktadır.

2- Okulun Nişantaşı’nda bulunan ve değeri ancak trilyonlarla ifade edilebilen eski merkez binası binanın değerinin düşürülmesi maksadı ile on yıldan fazla bir zamandır boş tutulmaktadır. Yine cemaat içinde bana ulaşan bilgilere göre bu bina Sabah Gazetesi sahibi Dinç Bilgin’e satılmaya çalışılmaktadır. Binanın boş bırakılmasının yanı sıra okulun Levent’te bulunan merkez binasında okuyan öğrencilerden toplanan paralara karşılık bu binaya hiç bir şey yapılmaması ve olayın basına intikali sonrasında hızla böyle bir faaliyetin içine girilmesi de ayrıca dikkat çekici bir konudur. Yine burada mehkeme kayıtlarına özellikle alınmasında faydalar gördüğüm bir diğer konuda okulun Levent’te bulunan merkez binasının başka bir yere taşınılmak sureti ile boş bırakılacağı ve böylelikle aynı çıkar gruplarına teslim edileceği şeklindeki iddialardır.

Tüm bu iddialar karşısında okulun kurucusu olan kişinin soyundan gelmem ve bu cemaatin eki bir mensubu olmam nedeni ile bir program çerçevesinde yolsuzlukla mücadele etmeye karar verdim.

Bu mücadelede yaptıklarıma geçmeden evvel yayımlamış olduğum “Selanikliler ve Şişli Terakki Yolsuzluğu” isimli çalışmamda geçen bölümleri burada savunmama almak amacındayım:

Sayın Haluk Arığ’ın ilk evvelde yayımlaması gereken konu şudur:
Kendisi şu soruların yanıtlarını vermelidir:
1- Terakki Vakfı yönetim kurulunda 1980 li yıllarda görev alan üyeler sabetaycı kökenli değil midirler?

2- Şu an vakıfta görev alan aşağıdaki şahıslar Selanikli kökene mensup sabetaycı ailelerden gelmekte midirler?:
- Can Paker
- Bülent Tanla
- Lütfü Paker
(Can Paker’in kayınbiraderi)

3 Ağustos 1323 (16.08.1907) Tarihli bir kararla hıristyan ve musevi çocuklarının da aynı tenzilatla okula alınmaları karara bağlanmıştır. “ Musevi çocukları arasında lisan-ı Osmaninin tamimi zımmında yirmi nefer etfal-i museviyenin ehven ücretle mektebe kaydü kabulleri musevi cemaati namına teklif olununca” imtihanla alınacakları sınıfların “ beşinci derece yarım” ücreti ile kabulüne karar veriliyor. Görülüyor ki aslen musevi olan cemaat mensupları aynı zamanda da sadece musevi cemaatine bir takım imtiyazlar vermek sureti ile bu cemaatle ilişkilerini bir tutmaktadır. Avram Galante “Sabetaycıların Gelenekleri” isimli kitabında Türkiye dışında yaşayan sabetaycıların birer yahudi olduğunu bildirmiştir.

Şişli Terakki Lisesi bir sabetaycı okulu olarak esasında cemaat mensuplarının eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve dini tedrisat verilmesi esasına dayanmaktaydı.

Bu davalarla ilgili olarak kayıtlara özellikle geçirilmesini istediğim diğer bir noktada özellikle belirli çevreler tarafından islamcı, yobaz, gibi sıfatlarla küçük düşürülmeye çalışılan ve bu davada hiçbir suçları olmadığı halde yargılanan gazetecilerle ilgilidir. Türk Basını ve Türk medyası ne yazık ki bugün tam anlamı ile özgür sayılamaz. Maalesef belirli baskı grupları ve aileler medyanın kontrolünü ellerinde tutmaktadırlar. Bu olayların başlangıcı sırasında konunun kimleri ilgilendirdiğini bilmeyen o zamanki Sabah Gazetesi yazarları bir hafta içinde aralıklı olarak yayın yapmışlarsa da müşteki sayın Haluk Arığ’ın Sabah Grubu yöneticilerinden olması sebebi ile bu yayını kesmişlerdir. Sayın Arığ kendisini temize çıkarabilmek amacıyla tamamen görünürde bir davayı bu gazeteye ve yazarlarına karşı açmıştır. Oysa, bu konunun basında çıkmasını engellemiştir. Nitekim Hürriyet Gazetesi konuyu bir yıl sonra sayfalarında vermiştir.

Terakki vakfı Yönetiminde olan kişiler Türkiye’deki sabetaycı lobiyi oluşturan bir grup güçlü ve toplumda bir takım aksiyonlar yaratabilecek insanlardır. Bu kişilerin basın üzerindeki etkileri açıktır. Bu konuda yayın yapmaya cesaret edebilen işte yukarıda sayılan ve islamcı, yobaz olarak karalanan basın organları olmuştur. Bunların içinde Akit Gazetesi hiçbir şekilde konuyu bir sabetaycı olay haline getirmeden tamamen objektif olarak işlemiştir. Bu sebeple gazetecilik göreevini yapan bu gazetenin yönetici ve yazarlarına karşı dava açılması beyhudedir, bir maksada dayankmaktadır. Yıllarca kendisini resmi ideolojinin arkasına dayayıp Türkiye’nin kurucusu olan kişlerin miraslarının ardına gizlenip bir cemaat okulunu yok eden ve onu kendi menfaatleri için bir alışveriş merkezi haline getiren bu zihniyete mensup kişilerin yargılamasını tarih mutlaka yapacaktır. Okulun altında ki sinagogun sabetaycı inanca göre yıkılmaması gerekirdi, bu insanların gözünü bürüyen para ve kazanma hırsı en mukaddes dini değerlere saldırmalarını engellememiştir. Yazıktır, çok yazıktır. Bu yazılanların kayıtlara alınmalara gelecek kuşaklara bırakacağımız mirasla ilgilidir. Bir gün bu cemaatin tarihi yazıldığında tıpkı Galile’yi ölüme mahkum eden kişilerin davranışları gibi Terakki Vakfı’nın yöneticileri de büyük bir manevi suçun altında olacaklardır. Emin olunuz İlahi bir mahkemenin sonuçlarını görmekde gecikmeyeceğiz!

Sonuç olarak şunları söylemek istiyorum: Şişli Terakki Lisesi bir sabetaycı cemaat okuludur. Terakki Vakfı’nın yöneticileri ve sayın Haluk Arığ başta olmak üzere bu kişlerin cemaate ait bir okulu ve binasını böyle fütursuzca yok etmelerinin önüne geçilebilirdi. Maalesef devlet mekanizması işletilmemiştir, bu kişilerin servetleri araştırılmamıştır, vakıflar mevzuatına aykırı olarak yapılan tasarruflar, diğer teklifler incelenmeden Nevzat Ak inşaata binanın verilmesine karşı inceleme yapan sayın Vakıflar Müfettişi Mustafa Batuğ bunları görmemiştir,. İstanbul Vakıflar Müdürlüğü konuyu derin olarak tetkik ettirmemiştir. Tüm bunlar bana yıllardır varlığı gizlenen bir cemaat lobisinin gerçekliğini göstermektedir. Sabetaycılar bugün Türkiye’de parlementoda şu an en az dört milletvekili olan, kabinede en az bir bakanı olan, Türk silahlı kuvvetlerinin üst kademelerinde etkin kişilere sahip bir gizli cemattiir. Bu sebeple mahkemenizin en kısa zamanda bu davadan hareketle sabetaycılığın incelenebilmesi ve devlet kayıtlarına girecek bilgilere ulaşması gerekmektedir.

IV CAN PAKER KİMDİR KENDİSİ HAKKINDAKİ GERÇEKLER NELERDİR?

Kendisini Türkiye’nin tanınan bir işadamı gibi gösteren, aynı anda Türk Henkel A.Ş. Genel Müdürü, TUSİAD Etik İşler Daire Başkanı, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Enka ve Terakki Okulları Mütevelli Heyeti Üyesi, Türk Amerikan ve Türk Alman İşadamları Dernekleri üyelikleri gibi daha burada saymakla bitmeyecek pek çok klübün üyesi olan sayın Nafiz Can Paker gerçekte kimdir? Kendisinin maksatları nelerdir?

Dikkat edelim. Türkiye’de Türk Henkel isimli Alman firmasının dışında Özel Sektörde pek çok firma varken ve bu firmaların Genel Müdürleri ve Üst Düzey yöneticileri sayın Paker g,bi bir musevi bağlantısı olmadan tamamen kendi güçleriyle bu mevkilere gelmişken hernedense bu kişlerin hiçbiri şu anda Türk basını’nda sayın Can Paker kadar etkili ve yetkili bir biçimde boy gösterememektedir. sayın Can Paker Türk Siyaseti’nde giderek eski gücünü kazanan Sabetaycı lobinin Türkiye Cumhuriyeti’nde ki gelecekteki başbakan adayıdır! Çok değil önümüzdeki, ilk seçimlerde başbakanlık koltuğuna oturacak ve Naim Talu, Recep Peker gibi geçmişin önemli Sabetaycı Devlet adamları gibi bir konuma yine sabetaycı kökeni nedeniyle getirilecektir. Kendisi ile ilgili Amerikan Musevi Lobisi’nde çalışmalar şimdiden başlatılmıştır.

Ben sayın Can Paker ile çok uzak bir biçimde akrabayım. Çünkü yüzyıllar boyunca sadece kendi içinden evlilikler yapan Kapancılar kolunun bir mensubu olarak sayın Paker ile aynı soyağacında yeralan ve fakat çok uzak akrabalığı bulunan bir kişiyim. Bizzat çok yakın akrabalarım kendisi ile uzun yıllar Henkel A.Ş de birlikte çalışmıştır. Yine enne tarafından yakın akrabam olan (annemin teyzesinin oğludur) sayın Yaşar Malta Can Paker’in eşi Mühriban Paker ve Lütfi Paker’in de ortağı olduğu Yeni Tekstil isimli firmanın da ortağıdır. Bu sebeple benim burada sunacağım bilgiler tamamen aynı cemaate mensup olmamızdean dolayı bildiğim ve gerçek olan bilgilerdir. Ayrıca bu savunma ekinde kendisi de Sabetaycı olan ve bu aile ile uzak akraba olan Hürriyet Gazetesi yazarı merhume Gülçin Telci’nin de bu aile ile ilgili yazmış olduğu gazete haberlerini vereceğim.

Can Paker’i bu Türkiye’nin kaderini elinde tutan gizli bir siyasal grubun içinde bulunan kişiyi ve onunla beraber hareket eden sabetaycı kökenli ya da evlilikler yoluyla cemaate girerek bu siyasi gizli örgüte dahil olan kişileri yakından tanıyabilmemiz için tarihi geçmişi çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

Bugün Türkiye’nin gündemi oluşturan medyası bir grup tarafından idare edilmektedir. Türkliye Toplumu gerçek bilgilerden uzak bir biçimde yaşamaktadır, adeta afyonlanmış ve morfinlenmiş bir şekilde tamamen taraflı ve yanlı bir değeryargıları sisteminin içindedir.. Bu sebeple burada yazılan bilgilerin medyada işlendiğini göremezsiniz. Kaldı ki bu örgüt mensupları geçmişte Türk Ceza Hukuku’na ismini yazdırmış sayın Sahir Erman gibi yine cemaat içinden gelen profesörler kanalı ile yanlı bir biçimde oluşturulan bilirkişi raporlari ile istedikleri şekilde hareket edebilmişlerdir. Bugün yine Erman ailesine mensup Ceza Hukuku Profesörleri kanalıyla da bu tutumu devam ettirmektedirler.

12 Eylül 1980 Yılı’nda yapılan askeri müdehalede neden o dönemin en önemli sol liderleri sayın Mehmet Barlas , sayın İsmail Cem gibi kişiler hakkında bırakınız davayı en küçük bir soruşturma dahi açılamamıştır? Bu kişiler tamamen sabetaycı kökenli olmalarını kullanarak oluşturdukları ve devlet içinde özellikle Dışişleri, Maliye, İçişleri gibi bakanlıklar bünyesinde ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde örgütlenen ekipleri ile Türkiye’yi gizli bir biçimde yönetmektedirler.

Sabetaycı kökenli olmak ya da Sabetay Sevi’nin Mesih olduğuna inanmak asla bir suç olamaz. Bu sebeple bu savunmada kendisini bu inanca vakfeden değerli cemaat mensuplarımızın burada hedef alınmadığının bilinmesini özellikle isterim. Ancak kökeni itibariyle ırkçı bir ayrıma giderek cemaat kaynaklarını kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan ve bunun yanında kendi kurdukları ekibi Türkiye’nin yönetiminde bir güç haline getiren kişilerinde burada zikredilmeleri vicdani bir sorumluluktuır.

Ben İsrael’in en önemli din okullarından birinde görev almış, hayatını sabetaycılığın bir yahudi tarikati olduğu gerçeğini ispata çalışmış bir kişiyim. Bu sebeple hiçkimseye iftira atmak veya karalamak maksadım yoktur. Kaldı ki Türkiye’de bu denli kudret sahibi kişilerin gerçek maksadlarını açıklamanında cesaret gerektiren bir iş olduğunun bilincindeyim. Ben Rabbe ve O’nun mukaddes dini olan yahudiliğe inanan bir kişiyim. Gerçek inancım Rabbin dışında hiçkimseden korkmamamın gerekliliğini bana öğretmiştir. Bu sebeple vicdanen rahatım. Burada cemaatimi deşifre etmiyorum sadece bu cemaati menfaatleri uğruna yönetmeye çalışan ve bizi asimile olmaya iten dinimize karşı kişilerle hukuki bir savaşın içindeyim. Rabbin yardımcım olacağına imanım tamdır.

Sabetaycılar Osmanlı devleti döneminde de örgütlü bir biçimdeydiler. Bu konuda İbrahim Aladdin Gövsa’nın Sabetay Sevi isimli kitabı kaynak olarak gösterilebilinir.Görüldüğü sabetayclık asla misyonunu kaybetmemiştir. Birinci Cihan Harbi esnasında ve sonrasında özellikle iki sabetaycı karakterin çok etkiili siyasi bir yapıda yer aldıklarını görmekteyiz. Bunlar Halide Edip ve Ahmet Emin Yalman’dırlar. Bu yıllarda Türkiye’de çok geniş bir biçimde tartışılan ve bugün bile bazı çevrelerin destek verdikleri Amerikan Mandası fikrini Türkiye siyasetine sokan iki sabetaycı isimden bahsetmem gerekiyor. Bunlardan biri sayın Haide Edip Adıvar ötekisi ise Ahmet Emin Yalman’dır. O yıllarda birlikte kurdukları Wilson Fikirleri Cemiyeti isimli bir kuruluşla Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’nda bir hıristyan devletin de kurulması ve daha sonra tarihe Sevres anlaşması olarak geçen anlaşmada belirlenen sınırlar içinde Türkiye’nin bölünmesini amaç edinmişlerdi. Bu konuda Dr. Mine Erol’un “Türkiye’de Manda Meselesi ve Mandacılık” (Giresun 1973) isimli kitabı bir kaynak niteliğinde olup Yalman ve Adıvar’ın politik düşüncelerini tamamen analiz etmektedir.

Bu konuda Atatürk Nutuk isimli eserinde de Manda konusundan bahsederek şunları anlatmıştır: “Esas Türk milletinin haysiyeti ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdfır. Bu esas ancak istiklal-i tamme malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklaladen mahrum bir millet beşeriyeti mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muammeleye kesb-i liyakat edemez. Ecnebi bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek insanlık evsafdından mahrumiyeti, aczu meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu derekeye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir ecnebi efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Halbuki Türk’ün haysiyet ve izeet-i nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun, evladır! Binaenalyh, ya İstiklal Ya Ölüm! ”

Sabetaycılık 1924 Yılı’nda çok önemli bir ivme kazandı. O yıl yapılan Türk Yunan Ahali Mübadelesi ile sabetaycılar Türkiye’ye getirildiler. Böylelikle müslüman Türk unsurların ve Anadolu’da yaşayan Hıristyan Rum unsurların karşılıklı mal ve nüfus değiştokuşu olarak ele alınabilecek bu çok önemli olay gerçekleşmiş oluyordu. Fakat sabetaycıların inanılmaz bir mal varlıkları vardı. Ve cemaat üyeleri Türkiye’ye gelerek Selanik’te sahip oldukalrı ve asla Türkiye’de tam karşılığını alamayacaklalşrı malların mübadelesini kabul etmiyorlardı. Bu sebeple 1924 yılında Yunanistan’da bir harekete giriştiler. Bakın o hareketi isimli kaynak nasıl zikretmektedir.

Aynı yıl Karakaşlar Grubu’nun içinden çıkan Karakaşzade Rüştü isimli kişi İstanbul basınında sabetaycılıkla ilgili bilgiler açıkladı, cemaat yönetimini Türkiye’yi sevmemekle ve asimile olmamakla suçladı. Bu konuda isimli kaynakta bu olay şöyle anlatılmaktadır:

Türk basını’ndaki bu tartışmalara sabetaycı basında katıldı. O günkü İstanbul gazetelerinden Son Saat gazetesi Sertel ailesinin kontrolündeydi. Vatan gazetesinin sahibi ise Ahmet Emin Yalman’dı. Bu tartışmalara katılan Yalman Tarihin Esrarengiz Bir Sayfası isimli bir yazı dizisi hazırladı ve Dönmeliğin varlığını kabul etti. Ama tıpkı sayın Nafiz Can Paker’in geçmişte kaldığını iddia ettiği şekilde bu hareketin tarihe gömüldüğünü bildirdi. Dikkat edelim bu hemen hemen bütün sabetaycıların ortak iddasıdır!

Tartışmalar giderek büyüdü, Karakaşzade Rüştü T.B.M.M ye başvurdu, Atatürk’e mektup yazdı ve konu giderek derinleşmeye başladı. Fakat bizzat Atatürk bu konunun kapatılması için emir verdi. Amacı yeni kurulan bir Cumhuriyet’te bilgisi, kültürü ve deneymleri ile batılı bir hayat anlayışına sahip böyle bir cemaatin deşifre edilerek kendilerine bir reksiyonun oluşmasını önlemekti.
Böylelikle 1924 Yılı’nda Türk basınında başlayan tartışmalar 1937 de yeniden Yalman Yunus Nadi arasındaki basın polemiğine kadar son buldu. Türkiye’de değil sabetaycılar hakkında yazı yazmak konuşmak bile yasaklandı. İsrael’li büyük araştırmacı Sayın Moşe Sevilla Şaron bakın bu konuda neler yazmaktadır:
“Dönmeler artık büyük bir sır olmaktan çıkan sırlarının daha fazla açığa çıkacağı kaygısıyla, bu sorunu Türk Basını’nın gündeminden çıkarmak istiyorlardı. O günlerin yeni bir devletin, birleşmiş ve tümüyle Türk olan yeni bir ulusun kurulduğu günler olması nedeniyle, dönmeler ekonomik ve siyasal yaşamdan uzaklaştırılmamaları için fazla deşifre olmak istemiyorlardı” (Dönmeler / Tarih ve Düşünce / Moşe Sevilla Şaron)

1937 Tartışmaları kısaca özetlenecek olursa; Yalman ve Yunus Nadi arasında bir basın polemiği yaşandığı sırada orta çıktığı söylenebilir. Yunus Nadi 22.10.1937 tarihli yazısında Yalman’ı sabetaycı asıllı olmakla suçlamıştır. Yalman bunu kabul etmiş ama yine 24.10.1937 tarihli yasızısında bu olayın tarihe gömüldüğünü bildirmiştir.

Fakat sabetaycılık tartşmaları yine Atatürk’ün İstanbul basınına gönderdiği bir emirle son bulmuştur.
Böylelikle sabetaycılar gayrımüslüm bir unsur oldukları halde, dinen Sabetay Sevi’nin ilke ve prensiplerine gizli olarak inandıkları halde kimliklerinde yazan Müslüman ibaresi nedeniyle rahatlıkla Türkiye Kamu Yönetimi’nde yükseldiler. Kendileri gibi batılı bir hayat tarzını benimseyen Rum, Ermeni, Yahudi, ve Süryani gibi gayrı müslüm unsurların kimliklerinde “Müslüman” ibaresi olmadığı için bu kişilere kapatılan kamu erki sabetaycıların emrine girmiştir. Zamanla Türkiye’de sabetaycı olmayanlar adeta devlet içinde yükselememektedir gibi bir yargının oluşmasına neden olunmuıştur. Oysa altını özellikle çizerek belirtmek isterim: Sabetaycı olmak yükselmek için bir sebep değildi, sabetaycı yöneticilerin yakınında olan, onlarla akraba olan ya da onların menfaatelerine hizmet eden sınırlı sayıdaki bir cemaat üyesi ancak bu imkandan faydalanabilmekteydi. Bu sebeple tüm sabetaycıları bu kişilerle birlikte görmek çok yanlış bir saptamadır.

1946 da Varlık Vergisi sabetaycılar için bir kabusa dönüşmüştür. Başta destekledikleri bu verginin gayrımüslüm unsurları ticaret hayatından sileceğine inanan sabetaycı yöneticiler kendilerinin bu boşlukları dolduracağına inanmışlardır. Verginin ilk kanunlaştığı anda Türk basınının önde gelen sabetaycı kalemi Ahmet Emin Yalman önce vergiyi desteklemişti. Ancak Tahrir komisyonları “D” grubu altında dönme cemaatinden de vergi alınca buna karşı yazılar yazdı.

Varlık Vergisinin uygulaması sırasında vergi giderek azınlıkların bir sınıflamaya tabii tutulmasına yol açtı. 1946 senesinde nereden geldiği belli olmayan bir kudret Sabetaycıları “ D” sınıfı altında bir ayrı vergi mükellefi yaptı. Bu kuşkusuz ki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bilgisi dahilindeydi ve sabetaycılar ayrı bir oranda vergiye tabii tutuldular. Bu durum sabetaycı sermeyenin çözülmesine neden oldu. Verginin intikamı ise ancak 1970’li yıllarda kendisi de Yakubi koluna mensup olan Rahşan (Raşel) Ecevit tarafından alınmıştır. Bu yıl yapılan CHP kongresinde Atatürk’ün yakın silah arkadaşı Milli Şef İnönü, kendisi de eşi dolayısıyla bu cemaate dahil olan Ahmet Yücekök-Rahşan Ecevit- Bülent Tanla- Mehmet Barlas ekibi ile birlikte CHP başkanlığı seçimlerini kaybetti. Bu yılların deneyimli politikacısı İsmet İnünü’nün sonu olacaktı. Dikkat edelim Tanla, Yücekök isimleri Terakki Vakfı’nın halen genel kurul listelerinde bulunmaktadır. Sayın Yücekök hanımı sebebiyle sabetaycı cemaate girmiştir ve Sayın Nafiz Can Paker’in İngiliz Lisesi Hıgh School’dan da sınıf arkadaşıdır.

Sabetaycıların örgütlenmesini dini bir mahiyette görmemek gerekiyor. Çünkü Yalman Vatan Gazetesi’nde 1924 de yayımladığı yazısında bu hareketi dini bir hurafeler bütünü olarak görmüştü. Bu da bize gösteriyor ki bugün cemaatin yokolmasına neden olan %70 lere varan asimilasyon (karışık evlilikler) un temelleri daha o zamandan atılmıştır. Dolayısıyla bu ekibi ve yaptıklarını kendilerini her nekadar sabetaycılığın kurtarıcısı olarak addetseler de bu şekilde görmemek gerekmektedir.

Yalman çok başarılı bir gazeteci ve zeki bir insandı. Tüm hayatı boyunca yazdıkalrına bakıldığında şu açıklıkla görülecektir ki hiç bir fikri tam ve kesin olarak savunmamıştır. 1919’ların manda taraftarı gazetecisi 1930 larda koyu bir kemalist, 1942’lerde koyu bir CHP li ve İnönü Taraftarı, 1950’lerde ilkelerinden taviz vermeyen bir D.P li, 1950 lerin sonunda ise bir Menderes düşmanıdır. Gariptir bu ekibin diğer üyeleri de aynı tavrı sergileyeceklerdir. 1960 ve 1970 lerin solcusu Mehmet Barlas, 1980 lerin 12 Eylül savunucusu, 1990 ların ilkelerinden taviz vermeyen Özal yanlısı politikacısı ve 180 Derecelik bir dönüşle de 2000 li yılların liberal islamcı yazarı olmaktadır. Unutmayalım Sayın Mehmet Barlas Sayın Nafiz Can Paker’in kızkardeşi Canan Barlas hanımefendiyle evlidir!

Tüm bunların altında yatan tek bir sebep vardır: Bu insanlar belkemiksizdirler, sadece sabetaycı kökenli olmanın avantajlarını kullanmışlardır, bu yolla her kalıba girmişler ve Sabetaycılığın en önemli ilkesi olan Tanrı’ya koşulsuz iman düşüncesini kendilerine göre modernize ederek “Paraya ve güçlüye koşulsuz iman” haline getirmişlerdir. Bu ana ilke ile her zaman kazanmayı amaçlamışlardır. Bu sebeple 20. yüzyılın yükselen gücü A.B.D ye olan bağlılıkları da gerçek değildir. Eğer başka bir güç ortaya çıkarsa ona bağlanacaklardır.

Bir solcu nasıl hem Atatürkçü, hem liberal hem sosyalist ve hem de kapitalizmin savunucusu olabilmektedir? Bu imkan dahilinde midir? 1970’lere damgasını vuran Ortanın Solu kavramının yılmaz savunucusu sayın Bülent Ecevit nasıl bu yıllarda ABD karşıtı iken bugün ABD politikalarının yılmaz savunucusu olmuştur? Aynı şekilde sayın İsmail Cem gibi ailesinde hahamlar yetişmiş bir Dışişleri Bakanı nasıl 1970’lerdeki yazılarını unutarak 2000’li yılların ABD sempatizanı haline gelmiştir?

Bu sorular; morfinlenmiş ve hafızasını kaybetmiş bir milletin dimağlarında cevabını aramaktadır.

Ahmet Emin Yalman sabetaycı hareketi 1950’lerde o kadar kuvvetli örgütlemiştir ki kendisi ile aynı gruptan gelen (Yakubi), Fatin Rüştü Zorlu, Osman Kapani (kapancılar) gibi isimler Demokrat Parti’nin beyin takımını oluşturmuşlardır. Çok dikkat edelim bu grubun bir arada olduğu en önemli iki yer var, birincisi Şişli Terakki Lisesi, İkincisi de Bülbülderesi mezarlığıdır. Bu konuda yapılacak en küçük bir araştırmada konuyla ilgili kişilerin mutlaka bu kurumlardan birisiyle olan ilgileri hemen bulunacaktır.

Yalman kurduğu grubu sağlam temellere oturtmak amacındaydı. Kendisi çok başarılı bir eğitim almıştı, Alman Lisesi sonrasında A.B.D de üniversite eğitimi almış; ve daha sonra da ABD’nin Colombia üniversitesinde sosyoloji doktorası yapmıştır. Bu sebeple kendi politik grubuna girecek kişilerinde benzer eğitimleri alması amaçlanmıştı.

Kuşkusuz yine Yakubi koluna mensup Halil Lütfi ile olan ortaklığı bir yana bırakılırsa Yalman’ın kendisine en yakın olan halefi gibi yetiştirdiği Abdi (Abraham) İpekçi’dir.

İpekçi koyu bir kemalist, koyu bir solcuydu ve tabii ki yaşadığı dönemde bir Amerikan karşıtıydı. Gariptir Galatasaray Liseli olduğu halde Robert College mezunları derneğinin de başkanlığını yapmıştı. Burada hemen küçük bir açıklama yapayım, Tansu Çiller, Can Paker, Cengiz Çandar, Halide Edip Adıvar gibi en önemli sabetaycı isimlerin ortak özellikleri ya Robert College’den ya da benzeri bir Amerikan okulundan mezun olmalarıdır. Böylelikle ABD de özellikle NewYork’ta çok ciddi bir etkisi olan Amerikan Yahudi Lobisi’ne de yakın bir konuma gelmekteydiler. Bugün Sabetaycı grubun kapancı kolunda ABD pasaportlu çok önemli kişiler mevcuttur ve bunların çoğu da bu ekliptekilerle aynı okullardan mezundurlar. Lütfen dikkat edelim ABD mandasını 1919’larda savunan kişilerin Robert College ile olan ilgileri göz ardı edilemez, edilmemelidir. Yalman ve Paker aynı A.B.D Üniversitesi’nde yükseköğrenim yapmışlardır.Bunu yalanlamak mümkün değildir. Sayın Bay Paker’de idda edildiği gibi meşakketli bir eğitim almamış, sabetaycı olmasının avantajından yararlanarak bunu tamamlamıştır.

Yalman kendisi Yakubi Grubu’na mensup olmakla birlikte diğer gruplardan gelen sabetaycılara karşı da ciddi şekilde yardımcı olmaktaydı. Nitekim kendisinin Türk Basını’nda özellikle 1950’lerde edinmiş olduğu yer çok ama çok önemliydi. Yalman sabetaycıları belki de Cumhuriyet Dönemi’nde örgütleyen ve kurduğu bu örgütle de Türkiye’de çok önemli işler yapan bir gazeteciydi. Asla sadece bir gazeteci olarak kalmadı, Türkiye’nin yönetim kademesinde daha sonraları çok daha komplike hale gelebilecek bir örgütlenmeye gitti. Tatko grubunun sahibi oldu, böylelikle basın-ticaret- politika üçgenini kurup bugünkü siyasi yapının da temelini oluşturdu.

Yalman Türk Basını’nın kendi içindeki kavgalarla bir sonuca ulaşılamayacağını biliyordu. Ona göre uluslararası bir hale gelmek gerekiyordu. Bu sebeple Uluslararası Basın Ajansı’nın da üyesi oldu. Uluslararası Basın Ajansı Üyeliği yoluyla Türkiye’de daha pek çok sivil toplum kuruluşunun yöneticisi olan, yıllarca bu görevlerde kalan “liberal sol sabetaycı grup” Ahmet Yalman 1950 –1970 arasında Türkiye gündemini sürekli olarak “laiklik” sorunu ile meşgul etmiştir. Sadece dine inanma suçu olan insanları Prof. Sahir Erman’ın bilirkişi raporları ile “mürteci” konumuna getirmiştir. Yeni bir din anlayışının tesisi için uğraşmıştır. Kendisine yapılan saldırıları ile “Atatürk’e karşı” olarak göstermeyi başarmıştır. Oysa Yalman’ın en büyük düşmanı kendisinin elinden gazete çıkarma yetkisini alan ve Türkiye’nin tam bağımısızlığını asla pazarlık konusu edilmeyecek bir biçimde devletin temel ilkesi haline getiren Kemal Atatürk’tür. Şunu sormamız gerekiyor, Manda zihniyetini benimseyen ve ülkemizin küçük devletlere ayrılmasını savunan Ahmet Emin Yalman gibi kişiler nasıl Atatürkçü kabul edilmişlerdir? Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de varolan sabetaycı kökenli, liberal solcu bazı subaylar bizzat Yalman’ın ekibinde yer almışlardır. Unutulmamalıdır 1961 Anayasası’nın mimarı olan Prof. Sıddık Sami Onar da sabetaycıdır, uzun yıllar boyunca cemaat okullarının yönetim kurullarında görevler almıştır. 1960 ihtilalinin beyin takımında onlarca sabetaycı subay vardır.

Laikliği dinsizlik olarak ortaya atıp sabetaycı inancı “hurafeler bütünü” olarak gören böylesine bir ekibin sabetaycı cemaati adım adım karışık evlilikler yoluyla asimile etmesi, koskocaman bir cemaati dinsiz ve hedonist bir inanca mahkum etmeleri asla unutulamaz, affedilemez!

1980 Yılında Gazeteci Abdi İpekçi’nin öldürülmesi “liberal sol sabetaycı ekip” için bir felaket olmuştur. Çünkü Ecevit’i elinde adeta oynatan, sayın Bayan Raşel Ecevit’in emirleri doğrultusunda bir siyasi çizgi belirleyen Abdi İpekçi faili mechul bir suikaste kurban gitmiştir. Bu sebeple 1980 Harekatı sonrasında sabetaycılar adeta bir uykuya çekilmişlerdir. Çünkü en yetkili siyasetçileri yasaklanmıştır. Fakat bu dönem yeni liberal solun yeniden toparlanmasına neden olmuştur. Burada kendisi de sabetaycı kökenli olan Sayın Rahşan (Raşel Ecevit) hakkında da biraz malumat vermek istiyorum. 1924 Mübadelesi sırasında Giresun’un Şebinkarahisar bölgesine gelen hanımefendinin ailesi burada yaşayamadıkları için İzmir’e göç etmiştir. Babası Yakubi cemaatine mensup olan bir zattır. Prof. Namık Zeki Aral’ın kızı olan Rahşan Hanım daha çok genç yaşlarda Ahmet Emin Yalman ile ilişki kurmuştur. Sabetaycı yayın grubu Sabah Kitapçılık (Genel Müdürü Şişli Terakki Vakfı Başkanı Haluk Arığ’dır) Tan yayımlanan Rahşan isimli kitabın ( Yazarı ) 40-41. Sayfalarına bakalım: “O sırada Vatan Gazetesi’nin sahibi Ahmet Emin Yalman’dı. Oğlu Tunç Yalman, Bülent’in arkadaşıydı. Ecevit ailesine tercüme işlerini Tunç Yalman veriyordu. (...) Eşinin yokluğunda (Rahşan Ecevit) kısa bir süre gazetecilik yapma fırsatı buldu.

Ahmet Emin yalman’ın yönettiği Vatan Gazetesi ile Altemur Kılıç’ın çıkarmaya başladığı Devir Dergisi’nde çalışmaya başladı.( s: 41-47- Fotokopisi ektedir) Bu ancak cımbızla toplanan küçücük bilgiler mutlaka sayın rahşan Ecevit’in anuıları yayımlandığında çok daha detaylı olarak ele alınabilecektir. 1973’te İsmet İnönü’yü deviren bu muhteşem kadın Türkiye sabetaycılarının Golda Meir’i olarak kabul edilmelidir. Yalman’ın hayal ettiği büyük sabetaycı imparatorluk Rahşan Hanımefendi’nin çabaları ile kurulma yoluna girmiştir. Abdi İpekçi’nin ölümü aslında Sabetaycıların ilk kadın liderlerinden birini de ortaya çıkarmıştır. Rahşan Hanım; daha sonra Türkiye’nin ilk kadın ve sabetaycı kökenli başbakanı olacak olan Tansu Çiller’den çok daha önceleri lider olmuştur. Kendisinin asla kelimelerle anlatılamayacak zekası ve kudreti onu daima az konuşan , kimliğini ortaya çıkarmayan bir kişi olarak depolitik bir yapıda kalmasına neden olmuştur.

Burada dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir nokta daha var; sayın Abdi İpekçi’den sonra Milliyet Gazetesdi’nin yeni başyazarı kim olomuştur? Neden olmuştur? İşte bu davanın kilit noktası buradadır. Abdi İpekçi sonrasında Milliyet’in başına sayın Nafiz Can Paker’in kız kardeşi ile evlenen ve bu yolla kendisi sabetaycı bir aileden gelmediği halde bu evlilik sayesinde cemaate giren Mehmet Barlas’tır.

Mehmet Barlas’ın siyasi geçmşine baktığımızda şunu görüyoruz. Kendisi 1974 seçimi sonrasında iktidara gelen C.H.P hükümetinde 31 Yaşında sadece bayan Raşel Ecevit’e ve ekibe yakın olduğu için TRT Genel Müdürlüğü’ne getirilen İsmail Cem İpekçi (ki sabetaycı bir aileden geldiği için bnundan utanan ve siyasi kariyerini soyadını değiştirerek kurtaramaya çalışan İsmail Cem mahkeme kararı ile soyadından vazgeçmiştir)‘nin ilk icraatları arasında TRT Haber Dairesi Başkanlığı’na Mehmet Barlas’ı getirmek olmuştur.

Bakınız Prof. Yalçın Küçük Tekelistan isimli kitabında bu konuda neler yazmaktadır: “Ayrıca gazetelerde Derviş’e yakın desteğin , Baykal’ın yakını olduğunu öğrendiğimiz ve iktisatçı olmadığını bildiğimiz bu C.Paker’den gelmesi de ilgimizi çekmektedir. Şimdi anlaşılıyor, ilişkileri Cem’in TRT’nin başına getirildiği tarihe denk düşüyor; Cem o sırada bir yandan TİP sempatizanı idi(..) Haber dairesi de Barlas’tan çok eşi, sabataiyist Canan’a bırakılmıştı, uyum tamdı” (Tekelistan / Yalçın Küçük / s:400 YGS Yayınları / İstanbul 2001 2. baskı) . Buna bir de Yazar Atilla İlhan’ın şu sözlerini ekleyelim: “Asıl fonksiyonları bunların yabancı sermayededir.(...) İstanbul’daki basını aslında Meşrutiyet’ten sonra büyük ölçüde, bunlar kontrol etmişlerdir, ellerine almışlardır” (Yılların Dönmeyenleri/ Dönmeler K.Taner Ümit/ Hüseyin Kahraman / İslam Temmuz 1988 s:33-37)

Sabetaycılar Prof. İlber Ortaylı’nın deyimi ile Türk Modernleşmesinin önemli unssurlarıdırlar. Ancak sabetaycılar kendileri ile ilgili hiçbir konunun tartşılmasına asla izin vermezler. Sabetaycılık ile ilgili bir tartışmanın yapılmasını “Atatürk de Selaniklidir, bu tartışmaların altında Atatürk’e saldırı düşüncesi yatar” diye bertaraf ederler. Eğer kendileri bu konuda tartışmaları önleyemezlerse o vakit Türkiye Yahudi Cemaati’nin içinden kendilerine hizmet edecek birileri mutlaka bulunacaktır. Burada ortaya atılan iddia ise Avrupa’da çok önemli bir suç olan antisemitizm yapılmasıdır. Yine benim sabetaycılığın yahudiliğin bir tarikatı olduğu düşüncelerimin özellikle kendisini de mensubu olduğu cemaati ve patronu Dinç Bilgin’i zor duruma sokacağını anlayan sayın Yaşar Aksoy isimli sabetaycı gazetecinin Yeni Asır Gazetesi’nde yazmış olduğu 31.07.2000 tarihli, makalesinde beni provakatör ve susuturulması gereken bir insan olarak tanıtmıştı. Açıklıkla şahsımı hedef alan ve tehdit eden bu yazıya karşılık gerekli hukuki süreç başlatılmış olduğundan ben daha fazla burada ayrıntılı bilgi vermek istemiyorum.

Burada sabetaycıların kendilerini ifade ettikleri bir filmden de söz etmek istiyorum: Fransa’da çevrilen ve Türkiye’de ki bazı sabetaycı ailelerle yapılan özel konuşmaları kapsayan “Son Dönmeler” isimli bir filmdir. Bu filmin satışı Fransa’da olmaktadır, ancak Türkiye’de bu filmin gösterilmesine bizzat yapımcıları izin vermemektedir. Çünkü Türkiye’nin çok tanınmış aileleri bu filmde konuşmalar yapmışlardır. Kendileri yahudi olduklarını, zorla müslüman yapıldıklarını belirtmişler ve filmin tümü boyunca Türk Milletiyle aralarındaki temel farkları fütursuzca anlatmışlardır. Sayın Bali bu filmden Fatoş A.‘nın beyanatlarını almıştır. Fatoş A. isimli kişi Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu Başkanı olan Haluk Arığ’ın eşi Fatoş Arığ’dır. Liberal Sol Sabetaycılar tamamen devlet içinde yaptıkları örgütlenme ile Türkiye’de istedikleri bir yönetim şeklini Avrupa Birliği standartlarına aykırı olarak laik ve demokratik bir sistem olarak benimsetmişlerdir. Bunu bir devlet politikası haline getirmişlerdir ve bunun da savunuculuğunu yapmaktadırlar.

İşte çok genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığımız bu ekip Şişli Terakki Lisesi’nin yönetimini ele geçirmiştir. Ekte sunduğum okulun genel kurul üyeleri listesinde görülen resimlerin altındaki isimlere dikkatle bakalım: Başkan Haluk Arığ, eşi Fatoş Arığ’ın Türk Basının’nda yeralan beyanatları ile sabetaycılığı artık kesin olarak bilinen bir kşidir. Kendisi bu siyasi ekibin adeta sözcüsü durumundadır. Bülent Tanla Sabetaycıların Karakaşlar koluna mensutur.

Kardeşinin mahkemeye sunduğumuz ölüm ilanında da apaçık görüleceği üzere Sabetaycıların Mısırlı ailesi ile ilişkilidir, akrabaları Bülbülderesi Selanikliler Mezarlığı olarak bilinen sabetaycı mezarlıkta gömülmüştür. Yine okulun geçmiş yönetiminde bulunan ve bugün Enka Grubu’nun bir yöneticisi tarafından temsil edilen işadamı Şarık Tara’nın da hanımı sabetaycı kökenlidir. Nafiz Can Paker bir sabetaycıdır, aile üyelerinin mahkemeye sunacağımız resimlerden de apaçık görüleceği gibi önemli bir bölümü Üsküdar Bülbülderesi mezarlığının kapancılar bölümündedir. Nafiz Can Paker’in eşinin erkek kardeşi olan Lütfi Paker de yine bu aile bağlantıları ile okul yönetiminde yer almaktadır.

Lütfen dikkat edelim. Bu kişiler kendilerini kaydı hayat şartı ile okul yönetimine aldırmışlardır. Haklarında tarafımdan devletin ilgili birimlerine yapılan tüm ihbarlar Vakıflar Müfettişleri tarafından hasıraltı edilmiştir. İlgili müfettiş raporu da mahkemeye delil olarak sunulmaktadır.

Bu düzmece rapora karşı benim tüm çabalarıma rağmen Vakıflar Genel Müdürlüğü harekete geçmemiştir. Zira bu bakanlık tamamen sabetaycıların kontrolü altındadır. Bakınız ilgili bakanlık 1924 Mübadele Arşivi kayıtlarındaki bilgileri hiçe sayarak Osmanlı Arşiv Belgelerini incelediği halde yok farzederek benim bir dilekçeme aşağıdaki tarihi cevabı vermiştir: "Kayıtlarımızda Sabetaycılıkla ilgili bir bilgi yoktur."


DEVAMI